Bilmedikleri araştırmadıkları anlamadıkları bir konuda ileri geri konuşmak çok insanın ortak alışkanlığıdır. Kitap okumayı sevmeyenlerin toplumunda en etkili bilgi kaynağı kulak ansiklopedisidir. Durmadan birbirimize yanlış bilgiler aktarırız, yanlış bilinç oluşturmada bitmez tükenmez katkılarda bulunuruz. Bunları söylerken televizyon bilgelerine de uzaktan bir selam verip geçelim. Bu arada içeriğini hiç bilmediğimiz kalıp bilgilerimiz de vardır. Örneğin yerli yersiz ortaçağ karanlığından sözederiz. Biri çıkıp enişte allasen şu ortaçağ karanlığı dediğin şeyi bir anlatsan da sayende biz de bir şeyler öğrensek dese söyleyecek tek sözümüz yoktur. Ortaçağ ne zaman başlar ne zaman biter, tarih çizgisinde nereye yerleşir ve kaça ayrılır ve onda iktisadi ve toplumsal açıdan ve kültür açısından her zaman diliminin özellikleri nelerdir? Soruları çoğaltabiliriz. Amaç bilmek değil bilgili görünmektir. Eli kalem tutmuşlarımızın sözlerinde ve yazılarında yaptığı yanlışlar insanı ürkütecek cinstendir. Bilgileri birbirine karıştırıyoruz. Ne jeoloji felsefedir ne de felsefe jeolojidir. İki üç amerikan dergisinden edinilen bilgilerle felsefeci alanına girmek olmaz.

Descartes

Bilir bilmez konuşmak yalnız bizde değil dünyanın her yerinde, Doğu’da da Batı’da da görülebilen bir hastalıktır. Gene de başkalarının kafadan atma bilgi üretmekte bizim kadar verimli olduklarını sanmıyorum. Bir gün derste Batı’daki bir yazarın yaptığı yanlışlardan sözediyordum, öğrenci kardeşlerimizden biri buna şaştı: bir batılı yazar böyle yanlışlar yapmaz diye düşünüyordu. Batı’da bu yanlışların iki kaynağı vardır: yeterli bilgiye sahip olmamak, bir de ideolojik kaygılarla bilgileri çarpıtmak. Özellikle hıristiyan inancına sıkı sıkıya bağlı yazarlar felsefede bazı bilgileri bile bile saptırırlar. Saptırma siyasal nedenlere de dayanabilir. Batı’da yayımlanan yazılarda ve kitaplarda bu tür sapmaları çok görürüz. Doğru bilginin izini süren ve dürüstlük çizgisinden ayrılmayan yazarlar da az değildir. Onların güvenilir yapıtları temel kaynaklar olarak her zaman aklı başında düşünce adamlarının düşünsel besin kaynağıdır.

Blaise Pascal

Batılıların dinsel siyasal ve iktisadi nedenlerle yüzyıllardır uğraşmayı elden bırakmadığı filozoflardan biri de Descartes’dır. Descartes daha bu dünyadayken, felsefesiyle büyük ilgi uyandırmışken eleştiriler almaya ve düşmanlarını oluşturmaya başlamıştı. Bu eleştirilerin bir bölümü gerçekten felsefi ağırlığı olan eleştirilerdir ve yeterli kişilerce yapılmış eleştirilerdir, bir bölümü de düpedüz bilim düşmanlığının ve sözde din savunuculuğunun ürünüdür. Descartes’ın ilk büyük düşmanlarından biri ya da başlıcası dinci Blaise Pascal’dir. Descartes’dan yirmi yedi yaş küçük olan bu çok değerli bilim adamı us’u temel alan bir felsefi bakışı benimseyemiyor, onu din için tehlikeli buluyor, us’un yanına gönül’ün koyulmasını bir zorunluluk olarak görüyordu.

Descartes gerçek bir hıristiyandı ama felsefesinde hıristiyanlığın bakış açılarına ters düşen görüşler de geliştirmişti: o felsefeyi dinbilime dönüştüren filozofların tersine bilimi ve felsefeyi dinden ayrı tutuyordu, felsefesini Tanrı kavramı üzerine oturtuyor olmakla birlikte klasik dinci görüşlere karşı görüşler ileri sürüyordu. Temel ayrılık şu noktadaydı: hıristiyan filozofları bilgi anlayışları ne olursa olsun felsefeyi Tanrı kavramıyla başlatırlardı, Descartes tam tersine felsefeyi Ben’le başlattı ve Ben kavramından yola çıkarak Tanrı kavramına ulaştı. Bu bir çeşit başkaldırı mıydı? Tanrı’nın yerine inancın koyulması ya da en azından Tanrı’dan önce insanın gelmesi önce katolik din adamlarını sonra daha geniş din çevrelerini ayağa kaldırdı. Bilim ve felsefe adına inancın hiçe indirgenmesi değil miydi bu? Değildi elbette. Ama insanın göklerden kurtulduğu ve dikkatini dünya üzerine ve kendi üzerine yönelttiği bir zamanda böyle bir değişimi olağan karşılamak gerekirdi. Ne var ki bu olgunluğu geri kalmış akademik ortamlardan ve kilise adamlarından beklemek kolay değildi.

Auguste Comte

Daha sonraki zamanlarda da Descartes felsefesi dinin karşısına koyulan bilimsel ve felsefi düşüncenin simgesi olarak görüldü. Özellikle bilimin ve felsefenin olumlu düşünce çerçevesinde sürekli bir gelişim göstermesi ve XIX. yüzyılın bir bilim yüzyılı durumuna gelmesi din çevreleriyle birlikte sermayeci çevreleri de korkuttu. İnsanların bilime olan güveninin arttığı zamanlardı, çünkü artık bilim yalnızca bir merakın konusu değildi, insanların yaşam niteliklerinin yükselmesinde bilim baş rolü oynuyordu: birçok hastalık birçok salgın böyle altedilmişti. Bundan böyle bilime mi inanılacaktı? Böylece yalnız Descartes düşüncesine değil bütün olumlu felsefelere karşı bir düşmanlık geliştirildi. Bu saldırıdan pay alanların başında XIX. yüzyıla ağırlığını koymuş olan Auguste Comte vardır. Dünyada böyle bir eğilim oluşmuşken biz neden onun peşine takılmayalım? Bizde de bir Descartes düşmanlığı başladı ama insanlar felsefe bilmediklerinden düşmanlıklarını bir takım boş verilere dayandırdılar. En geçerli sav Descartes’ın insanı makineye indirgemiş olduğuydu. Felsefeden birazcık haberli bir kişinin, Descartes’ı kıl kadar tanıyan bir kişinin böyle bir gerekçe ileri sürebilmesi olası değildir. Bizler hıristiyanca eleştiriler geliştiremeyeceğimiz için bu gibi gerekçeler öne sürmekten ve böylece kendimizi gülünç etmekten başka ne yapabilirdik?

Ne diyordu Yöntem üzerine konuşma’da Descartes: “İyi bir zihne sahip olmak yetmez, önemli olan onu iyi kullanmaktır. En büyük ruhlar en büyük erdemlere olduğu kadar en büyük kötülüklere de yatkındırlar.” Nedir filozofun istediği? “Kendi payıma ben zihnimin başkalarının zihninden daha yetkin olabileceğini düşünmedim hatta çok zaman düşüncem başkalarınınki kadar keskin, imgelemim başkalarınınki kadar açık ve seçik, belleğim başkalarınınki kadar geniş ve aydınlık olsun istedim.” Descartes bütün filozoflar gibi dünyaya açıktır: “Başka yüzyılların insanlarıyla konuşmak yolculuk etmekle birdir aşağı yukarı. Göreneklerimizi daha sağlıklı yargılayabilmemiz için ve hiçbir şey görmemiş olanların yapageldiği gibi bizim alışkanlıklarımıza ters düşen her şeyin gülünç ve usdışı olduğunu düşünmememiz için çeşitli halkların görenekleriyle ilgili bir şeyler bilmek iyidir.”

Herkesin her şeyi araştırmadan bilmeye eğilimli olduğu ve kuşkuculuğun düşünce alanında hiçbir zaman geçerli olmadığı bir toplumda Descartes’ı en azından kuşkuyu yöntem durumuna getirmiş bir filozof olarak önemseyebilirdik. Ama herkes her şeyi biliyorsa kuşkuya ne gerek var. Kuşku inancı sorunlu duruma getirebilir ayrıca. Namus koruyuculuğuna soyunmuş ahlaksız insanların kaba kuşkuya dayanarak karılarını kızlarını sevgililerini sille tokat dövebildikleri hatta gözlerini kırpmadan öldürebildikleri bir toplumda ne kuşkusu arıyoruz? Hiçbir felsefe kültürü olmayan ve bilemeyecekleri şeyleri milyonların önünde sergilemekten çekinmeyerek Descartes’ı eleştirmeye kalkanları siz de benim gibi komedi niyetine izliyorsanız ne ala, yanılıp da onları anlamaya çalışıyorsanız bilincinizi sakatlamayı göze aldınız demektir. Gizliden gizliye kurnazlıklar geliştirip bilgicilik yapan o kişilere değil de gerçek düşünce insanlarına Descartes’ın Felsefenin ilkeleri adlı kitabının birinci ve ikinci maddesini anımsatmamızda yarar vardır:

“1. Doğruyu aramak için her insanın yaşamında bir defa her şeyi olabildiğince kuşkuya koyması gerekir. Büyük insan olmadan önce çocuk olduk, usumuzu tam olarak kullanamadığımız bu dönemde duyularımıza kendilerini sunan şeylerle ilgili olarak bazen iyi bazen kötü yargılar verdik, böylece oluşan birçok yargı doğrunun bilgisine ulaşmamızı engelliyor ve bize şunu gösteriyor: en küçük bir kesinliksizlik izi bulacağımız şeylerden yaşamımızda bir defa kuşkuya düşmedikçe bu şeylerden kurtulabileceğimizi gösteren tek bir belirti yoktur.

2. Kuşkuya düşülebilen tüm şeyleri yanlış diye belirlemek yararlıdır. Bu önleme karşın hatta en küçük bir kuşku duyabileceğimiz şeyler arasında bize açıkça doğru görünen bazılarını bulursak onları çok kesin ve bilinebilen en kolay şeyler diye benimsememiz için tümünü yanlış diye dışlamamız çok yararlı olacaktır.”

Platon

Amacımız Descartes’ı savunmak değildir. Filozoflar bizim savunmamızı gereksinmeyecek kadar güçlüdürler. Hiçbir gerçek filozof onun bunun bilir bilmez ortaya koyduğu yargılarla yıpranacak kadar güçsüz değildir. İleri düşüncenin yaratıcıları olan bu kişiler düşünce tarihinin yapı taşlarıdır, yürüyen kervanın üyeleridir. Küçük çıkarlar karşılığında insanlığın kalelerine saldırmaya kalkmak zavallılıktan başka bir şey değildir. Birilerine yaranmak için bilim düşmanlığı yaparken kendinizi gülünç ediyorsunuz. Öte yandan ekranı ele geçirip mahalle kahvesi düzeyinde felsefe programları yapmanın ağır sorumlulukları vardır. Herkes kendi işini yapacak. Kasaptan ayakkabıcı, terziden kaptan, şoförden muhallebici, sayın muhbirden filozof olmaz. Descartes Francis Bacon’dan Roger Bacon’a ve Abaelardus’a, daha geriye giderek Aziz Augustinus’a ve Stoa’ya, oradan Aristoteles’e ve Platon’a uzanan geleneğin sürdürücüsüdür. Ben yıllar önce epeyce Descartes çalıştım. Doktora çalışmam da doçentlik çalışmam da Descartes’la ilgilidir. Bilincimi güçlü kılmakta Descartes’dan çok yararlandım. Bunu bugün Descartes’la güreş tuttuğunu, onu dillerine dolayarak küçük düşüreceğini sananlara da gönülden öneririm. Felsefe düşünce ve demokrasi düşmanlarının değil, adını “hoca”ya çıkaran felsefeci esnafının da değil, kendini bilen onurlu insanların uğraşıdır.

Kısacası filozofun da dediği gibi bir şeyler bilmek iyidir.

Kaynak: Bu yazı Yeni Gelen Dergi’nin birinci sayısında yayımlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here