Dünyayı taşımakla görevli Atlas bir gün Sisifos’u konuk eder. Daha evvel ayaküstü sohbet etmiş, birbirlerini pek tanıyamamışlardır. Zaten derdi iki lafın belini kırıp can sıkıntısını bir nebze geçiştirmektir. Sisifos’u görünce hakkındaki düşünceleri dağılır. Tutkusu arşı titreten Sisifos kendisine anlatılandan çok farklıdır. Kayayı bir arabaya yüklemiş tıngır mıngır getirmektedir. İner inmez nevalesini hazırlar, Atlas’ın yanına getirir. Bir de elindeki kumandanın düğmesine basar, öter kumanda. Atlas’ı şaşkın bakışlarla bulan Sisifos açıklama ihtiyacı duyar. 
“Arabaya kilitledim kayamı, çaldırıp başıma dert almayayım. E sen hâlâ taşıyorsun! Bırak yahu iki tek atalım, dünyanın işi biter mi!”
 
Deyince Atlas iyiden iyiye şaşırır.
“Ne teki be adam görmüyor musun dünyanın yükü sırtımda! Anamdan emdiğim süt burnumdan geldi bunca zaman. Teki çifti görecek gözüm mü kalmış. Teki çift, çifti dört görürüm ben! Hem sen o kayayı neden arabada bıraktın? İki de şuracıkta iterdin. Burası öyle dik sayılmaz, yolun da az…”
“Ah Atlas’ım vah Atlas’ım! Acıyorum haline doğrusu! Ben…”
 
Duraksar bir an ve devamını getirir:
 
“Ben bıraktım o işleri. Kaya üzerime zimmetli, kaybolmasın diye yanımda taşıyorum. Yoksa bedelini ağır ödetirler. Artık itip çekmekmiş işim olmaz”
Atlas kendi kendine konuşur:
 
“Dünya çok bozuldu çok!”
 
Elindeki dünyayı fark eder, hemen toparlanır.
 
“Dünya ne kadar bozulursa bozulsun ben görevimin başındayım. Aslında altındayım ama ne önemi var. Görev aşkıyla yanıp tutuşuyorum, kırpmıyorum ya gözümü.”
Sisifos piknik için getirdiği örtüyü sermiş arabadan mangal ve etleri indirmiştir bile.
 
“Sen mangalı yakabilir misin Atlas?”
Atlas yüzünü ekşitir, dünyayı değilse bile kibarlığı elden bırakır.
“Git de ötede zıkkımlan! Bilmez misin ellerim dolu. Nazire mi yapıyorsun aklınca?”
“Karnın da tok değil be adam! Yiyelim içelim gönlümüzce. Ne olmuş Atlas, şu üç günlük dünyada düşmez kalkmaz bir Zeus!”
Bir şimşek çakar, bir patırtı duyulur.
“Sisifos, sen şahit oldun mu hiç Zeus’un gücüne. Bir adını ünlemeye yolladı tehdidi!”
“Yolladı da yanlış yere yolladı Atlas. Benim mangal başında ecel teri döktüğümden habersiz mi? Sevgili Hermes’i haber uçuramamış mı? Şimşeğinin ateşi tenezzül etseydi, tutuştursaydı kömürleri. Uğraşmazdım en azından!”
“Git başımdan Sisifos komşuluğa çağırdık, mangal yerine başımızı yakacaksın!”
“Sen hiç böyle değildin Atlas… Neyse tadımızı kaçırmayalım. Epimetheus ne yapıyor? Aptallığa devam mı?”
“Zeus’a şükür.”
“Pandora yenge afiyettedir umarım. Kutusunu açtı mı?”
Atlas ters ters bakar. Sisifos Atlas’ı yumuşatmaya çalışır bir ifade takınarak ayrılır başından. Hummalı mangal yakma çalışmasına döner.
Uzaktan sopası, kürklü giysisiyle Herakles görünür. Yorgundur, bitap haldedir. Atlas ile Sisifos’u gördüğünde durur. Derin bir iç çeker. İç çekişin ardından arabadaki kaya sallanır.
“Görüyor musun Atlas, ben bunun gibi adamlar yüzünden emekli olamamışım onca sene!”
Herakles yol üzerinde herhangi bir yerde durmuşçasına rahat ve umursamaz dikilmektedir. Sisifos elindeki işi bırakıp Herakles’i izlemeye koyulur. Atlas ise elindeki ‘işi’ mecburen bırakamaz ancak zorlanarak başını Herakles’ten tarafa çevirir, yönünü de döner. Adımlarını değiştirmesi işkence olmuştur âdeta.
Herakles alnında damla damla biriken teri silmektedir. Yoluna yürüse kimsenin hayret etmeyeceği bir kayıtsızlık içinde yere dayadığı sopasından destek almaktadır.
Söze giren ateşi harlamakla meşgul Sisifos olur. Mangal kömürünün acı dumanı rüzgârın anlık gafletinden dolayı Herakles’e doğru savrulur. Gözü yanan Herakles sol avucuyla ovuşturur gözlerini.
“Nereden böyle Herakles? Ayakta zor duruyorsun?”
“Hakkın var Sisifos çok yorgunum. Sisifos’tu değil mi?
Kibirli, başına buyruk Sisifos bunu bir iğneleme saymaz, aldırış etmez. Zira Herakles’in durumu yeterince açık ve samimidir.
 
Atlas güler.
 
“Gece beşik mi salladın toprağım?”
Herakles yeterince dinlenememiş olacak ki ilk duruşunu bozmayarak suskunluğa gömülmüştür. Oysa ateşi yakan Sisifos’un bu saatten sonra durmaya niyeti yoktur, etleri şişe takarken bir yandan laf yetiştirir.
“Güçlü kuvvetli Herakles! Bagajdan kadehleri versene, almayı unutmuşum. Senin ilacını biliyorum ben!”
Herakles gönülsüz denileni yapmaya yönelir. Bagajı açamaz. Sisifos kumandasıyla kilidi açar. ‘Fiiyç fiiç!’
Bardakları alan Sisifos koluna yapışır Herakles’in.
“Kardeş dünyada bırakmam soframıza buyur!”
 
Atlas dayanamaz lafa girer.
 
“Nereden soframız oluyormuş? Ben oturabiliyor muyum sofraya? Sofra dediğin oturmak ister, diz kırmak gerekir!”
“Sen ona bakma Herakles başına güneş geçmiş garibin!”
“Doğru ya güneş geçti. İnsanın dinlenmesi lazım… Herakles sen şunu tut hele sana elma getireyim.”
“Her zaman aynı elma yenir mi Atlas?”
Atlas oflayıp poflar.
 
“Kötü bir niyetim yoktu. Hırsız herkesi hırsız zannedermiş! Neyse sohbetinize doyum olmuyor, bana müsaade.”
 
Köşesine çekilip sessizce söylenmeye devam eder.
 
“Arkadaş yalnızken çilem yetmiyor konuşa konuşa şişiriyorlar başımı. Biri davetsiz biri patavatsız iki misafir… Aldık mı başa belayı! Tepemdeki yetmez ya! Ah Zeus Zeus, görme şu halimi!”
“Ne dediğini duydun mu Herakles? Kardeşinden ala hırsız gelmiş midir acaba tepesinde taşıdığı dünyaya?”
Gök gürler ve inceden bir yağmur yağmaya başlar. Sisifos yoğun ısrarlarının meyvesini Herakles’i masaya oturtarak toplar. İlk etler de pişip tabaklardaki yerini almıştır. Ansızın bastıran yağmur sağda solda rakısını soğuk tutacak bir pınar gözü arayan Sisifos’un planlarını tersyüz eder ve giderek hızlanır, büyür damlalar.
“Atlas! Bozguncu! Öyle ne yan baktın da mundar ettin keyfimizi?”
Yağmur mangaldaki közü sıkı bir imtihana çekerken Herakles ayağa kalkmıştır.
“Dur kardeş ben bir şemsiye getireyim, arabada olacaktı.”
“Geç oldu Sisifos, beklerler. Hiç halim yok zaten, yatar dinlenirim.”
Sisifos daha fazla üstelemez.
 
“Eh madem bugünlük böyle olsun. Ama bunu saymam bilesin!”
Herakles elinde tuttuğu kadehi diker. Başı döner, silkinir. Sallana sallana yürür. Yola vardığımda kayayı fark eder. Tereddüt etmez arabadan kucakladığı gibi kaldırır bu cürümünden çok yer yakan ateş parçasını. Atlas ile Sisifos gözlerini dikmiş izlemektedir.
“Hani yorgundun Herakles?”
Herakles söyleneni duymaz, koca taş kucağında patikadan yukarı hızla koşar, tepeye ulaşıp kaybolur. Sisifos sevinçlidir.
“Biliyordum Atlas, biliyordum! Bir gün bu benim sersem kayanın öbür yüzü de göreceğini biliyordum. Herakles ah deli çocuk! Bel fıtığı olmasa bari!”
“Ona bir şey olmaz. Dünyayı da taşımıştı vakti zamanında. Merttir, yiğittir.”
“Öyle öyle!”
Hava açar. Sisifos gözler tepeyi. Kaya yuvarlanır diye endişelenmektedir fakat ne Herakles’ten ne kayadan; ne de Herakles’in yorgunluğundan iz vardır ufukta. Keyif sigarası yakar, dumanı halka yapıp tüttürür.
“Aylak herif al artık voltanı, bak kayadan da kurtuldun.”
Sisifos’un içini bir hüzün kaplar. Gayet inandırıcı bir ses tonuyla, belki de gerçekten içinden gelerek
:
“Öyle deme Atlas, o kaya olmadan bir hiçim ben. Neyse ki sigortasını yaptırmıştım. Ama tarihteki yerimi nasıl alacağım şimdi?”
“Sisifos. Burnu büyük kolları düşük Sisifos! Nice kahır çektim, ben yerimi alacak mıyım ondan bile emin olamıyorum. Sen kalkmış neyden bahsediyorsun!”
“Keyfimi kaçırma Atlas, hiç keyfimi kaçırma. Sigortaya yarın giderim. Bugün ense günüm, kutlayacağım uzun uzun. Davet ettin geldim. Yüzün bal satıyordu ama bu kadar bal yemek yeter! Bak bugünü hatırla. Sisifos’un kurtuluşunu, bayramını hatırla!”
 
Hâlâ bir parça et kemirmekle uğraşıyordu. “Öte yandan bak hava ne güzel açtı! Bana artık müsaade.”
“Çöplerini topla! Hey! Kime söylüyorum? Ne hakkın var çevreyi kirletmeye?”
Sisifos uzaklaşırken elindeki son but parçasını da Atlas’a fırlatır. Alnına çarpan butla sersemleyen Atlas delirir, öfkesini yatıştırmak için saymaya başlar.
 
“Bir, iki, üç, dört…”
Arabasına atlayan Sisifos çoktan kayıplara karışmıştır. Atlas yalnız kalınca alnına bulaşan yağı silmek üzere bir müddet dünyayı bırakacak olur. Ayağının altından yer kayar, titrer toprak. Sövüp sayar Sisifos’a ve yüzündeki yağa. Çok geçmez bir kaşıntı tutar Atlas’ı. Aman sormayın ne kaşıntı! Bir o yana bir bu yana dönen Atlas kıvrım kıvrım kıvranmakta, talihine yakası açılmadık küfürler sıralamaktadır.
 
Oradan geçmekte olan bilim adamı kılıklı, süslemeli işlemeli giyimli garip biri:
 
“Bu dünya dönüyor yahu!”
Atlas bağırır.
 
“Dünya değil ben dönüyorum dinsiz!”
Yolcu konuşur.
 
“Kim gıdıklıyor seni? Görünmez eller mi var, ilmine eremediğim?”
“Ah ah şu dünya olmayacaktı sırtımda, ben o sözleri sana yedirirdim!”
“Tövbe tövbe! Nihayet anlaşıldı gündüz ile gecenin kerameti. O doğa olayları, doğanın o uçsuz bucaksız bereketi! Seni gıdıklıyorlarmış meğer!”
“Ne gıdıklaması sersem! Kaşınıyorum ben, kaşınıyorum. Seni de kaşımadan kaybol, çıkarmayayım şimdi hırsımı senden! Aylak Sisifos bit pire Zeus ne verdiyse döküp gitti! Hay ben bu dünyanın!”
Galile arabasından genç kadın ve erkekler indirir, bir sunuma başlar
“Bakın sevgili öğrencilerim! Dünyaya bakın, büyük bir keşfe tanıklık ediyorsunuz. Kopernik’in düşünceleri doğruymuş. Dünya işte orada ve dönüyor! Bravo evlat sen de bundan böyle döndür dur dünyayı! Bit pire, yılan çıyan ben sana istemediğin kadar temin ederim. Yağı, kiri pası önüne dökerim! Heyecandan sormayı unuttum; af buyur, adın nedir hemşerim?”
Atlas dişlerinin arasından söyler adını. “Atlas.”
“Bugünden kelli adın Uyuz Atlas’tır! Hadi ben yoluma gideyim, malum kervan yolda düzülür! Sen sağlıcakla kal!”
Öğrencilerine döner.
 
“Bu buluşu muhakkak son postaya bildirmeliyim. Acele edelim çocuklar. Beni kesin onurlandıracaklardır!”
“Fazla emin olma da…”    
 
Atlas karamsarlığa kapılmış ve artık her yanını yiyip bitiren kemirgen takımına boyun eğmiştir. Beklemektedir Atlas, Sisifos’u kayayla birlikte elinden kaçıran Hades’e binlerce lanet okur, elinden başka şey gelmez. Herakles’in dönüp kendini kurtardığı hayalini kurar.
 
Herakles’in batmakta olan güneşin tepeyle buluştuğu yerden ellerini birbirine vura vura  indiği gündüz düşlerine gömülür. Atlas ‘bir beş dakikacık şurada kestireyim’ diye rica eder. Herakles kırmaz, içkiyi bitirir ve alır dünyayı. Atlas da uzanır toprağa, tatlı bir uykuya dalar. Kurduğu hayal, uyumadan gördüğü düşler; konuşup didişmek uykusunu getirmiştir Atlas’ın. Ayakta bin bir zahmet durmakta göz kapakları yükünü kaldıramayıp oynamaktadır. Baktı olmayacak gözlerini dinlendirir Atlas, nöbetleşe kapatır. Ve gücü tükendiğinde unutur nöbet sırasını, her ikisi birden kapanır.
Birinin dürtmesiyle irkilir.
“Ayakta uyuyorsun Atlas.”
Atlas açar gözlerini.
“Atlas”
Kimse yoktur, beyninde bir ses yankılanmaktadır.
“Ayakta uyuyorsun.”
Kızgın değil sitem dolu ama yol gösterici, okşayan gönül alan bir sestir işittiği. Serttir ses buna karşın anlayışlıdır… Sesin karakteri sahibinin yardımseverliğini ele vermektedir.
“Her iki anlamda da ayakta uyuyorsun.”
Gözlerini tekrar kapayıp açar Atlas değişmez görüntü. Karşısında çırılçıplak bir adam, belli ki hamamdan çıkıp gelmiş kurulanmadan sarınmadan. En yakın hamamı düşünür Atlas. O düşünedururken adam konuşur.
“Buldum! Buldum seni kurtaracak formülü…”
Sesi deminkinin aksine sakindir.
 
“Dünyadan haberin yok, ayakta uyuyorsun.”
 
“Ne haberi?”
“Suyun kaldırma kuvvetini buldum Atlas!”
“Git yüz öyleyse, bana ne bundan! Yalnız bırakın beni, koşun plajlara!” 
 
“Öyle deme, geçen yıkanıyordum, tasın batmadığını gördüm”
“Ben yıkanmam ki. Yıkanamam. bana bu hak tanınmamıştır. Yağmurdan yağmura su değer vücuduma.” 
 
“Neden bitlendiğin anlaşıldı!”
Sisifos çileden çıkar, haykırır.
 
“Hayır! Bin kere hayır! Sisifos’un ahmak hayvanları bunlar!”
“Bak sevgili dostum. Suyun kaldırma kuvveti insanın suya hükmetmesi anlamına geliyor. Suda batmayan bir insanoğlu düşün.”
“Düşünecek halim mi kalmış? Kurtaracaksan kurtar. Herkes kurtuldu. Sisifos kurtuldu, Herakles kurtuldu, benim tanrılara kafa tutan budala kardeşim bile kurtuldu! Diğeri desen hep ahmaktı o, kurtulmak nedir bilmez. Bir ben kaldım tutsak. Kurtaracaksan kurtar.”
“Sen hiç de kardeşine benzemiyorsun. O daima insanların yanında durdu.”
“Kardeşim herkese mavi boncuk dağıtır. Senin de mi sigaranı yaktı! Karaciğerini kartallara yem etti kardeşim, peki insanlar elini uzattı mı? Yanına ressamlarla tırmanıp birlikte resim yaptırıyorlarmış. Sonra asıyorlarmış salonlarına. Kafa ütüleme yalvarırım.”
 
Suyun kaldırma kuvvetini bulan adam küçümseyerek bakar Atlas’a.
 
“Buldum buldum, suyun kaldırma kuvvetini buldum!”
Atlas’ın kulağında çınladı suyun sesi, daha doğrusu suyun kaldırma kuvvetinin sesi yahut çağrışımı yüzen bir tahta getirdi, uzattı gözünün önüne ve Atlas tarifi çağlar dışı çakıldığı, ayrılamayarak pas tuttuğu yerinden harekete geçti nehre doğru.
 
Nehir yatağı boyunca yol aldı. Su aktı, yürüdü peşi sıra. Sırtında dünyanın yükü… Dünyanın gamı tasası binmişti sırtına… Kirli pasaklıydı, bitli uyuzluydu ve pirelenmişti bir kere!
Nehrin ağzı denize açıldığında, büyük balık küçüğü yuttuğunda Atlas da bir balıkçı sandalına atlayıp bedenini yaydı, pusulasını rüzgârın insafına bıraktı. Rüzgâr bir elli metre kadar açığa taşıdı Atlas’ı ve Atlas; ana bakamayacağı yavruyu nasıl terk ederse bir kutsal avluya, bir çeşme kenarına terk ederse nasıl, bırakıverdi işte öylece suya… Bir iki yalpalayıp dengeyi tutturdu gezegenimiz.
Bu da dünyanın dörtte üçünün su olmasının hikâyesidir! Atlas’ın bıraktığı dünya yalnızca çeyreğiyle kalmıştır su yüzünde!

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here