Kahve falına bakan teyze mi, üfürükçü imam mı işlerini yaparken bu yorumdan daha mantıklı bir yoldadırlar karar veremiyorum. Bilgi Üniversitesi’nden Murat Belge’nin öğrencisi, Anayurt Oteli romanını incelerken şunları yazıyor: “Evet Zebercet’in bir babası var, ama bu kişi ‘baba’ işlevini görmeye yeterli değil. Zebercet’in babası Ahmet Efendi, daha çok, ilgisiz bir anneye, dolayısıyla da ‘Ortalıkçı Kadın’a benzemektedir. (…) Ortalıkçı Kadın’ı boğan Zebercet, ilgisiz bir anne olan babasından intikamını almaktadır.”[1] Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli romanında otel kâtibi Zebercet’in geceleri uyurken koynuna girdiği Zeynep’i boğarak öldürmesini böyle temellendiriyor. Necdet Berk Özler, Manisa mütegallibelerinden birinin konağında hizmetkâr Ahmet Efendi’yi önce anneye çeviriyor, bunun oğluna ilgisiz bir anne olduğunu saptadıktan sonra, bir kez de ortalıkçı kadın Zeynep’e çeviriyor. Böylelikle Zebercet, Zeynep’i öldürerek, intikam için ilgisiz annesini, o da değil, anneye benzeyen babasını boğmuş oluyor. Bu yaratıcı çözümlemeyi falcı ve üfürükçünün işiyle kıyaslayarak başladık ama önemli bir meslek erbabını unuttuğumuzu Necdet Berk Özler hatırlattı; bir de “rüya tabircisi” var. Herhalde, çok önemli bir rüya tabircisi olmalı, Ebu Said El Vaiz’in şu sözünü yazısının ortasına epigraf yapmış: “Rüyada Zebercet taşı görmek, yüksek, asil, kuvvetli ve sözünde sadık bir arkadaşa veya helal mala işarettir.”[2]

Esma Ana’yı Kıskandıracak Fal

Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümünde Türk Edebiyatı dersinin kitaplaşmış bir ürünü var elimizde. Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli romanı, Prof. Dr. Murat Belge’nin ders konusudur ve öğrencileriyle romanı didik didik incelemişler. Bu incelemeyi ortaklaşa bir kitaba dönüştürmüşler. Kitabı okuyunca Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü Türk Edebiyatı dersinin yönteminin falcılarla ve üfürükçülerle yarıştığını görmek hüzünlendirdi beni. Türk Edebiyatı dersinin ideal bilgi kaynakları arasında rüya tabircilerinin olması da cabası.

Abarttığımı düşünüyorsunuz; bakın, Yusuf Atılgan’ın sıradan bir tiren yolu ve dağ betimlemesinden ne anlamlar çıkıyor, kendiniz görün: “Örneğin, kayalarıyla koskoca bir dağ trenin üzerine devrilecek gibidir dendiğinde (s.10) trenin temsil ettiği modernlik yok olabilir anlamı yaratılır.”[3] Zeynel Abidin Budak, kahve falını ya da üfürükçülüğü roman çözümlemesi adı altında şu saptamayla pekiştirir: “Zebercet’in doğumunda gelen dört adam motifi (s.13) çarmıha gerilecek Hz. İsa’nın doğumuna gönderme yapar.”[4] Herhalde, kahve falında daha çok benzeşim ve illiyet rabıtası vardır. İtilip kakılmış, nesne yerine konmuş otel kâtibi Zebercet’le İsa arasında bir benzerlik bulmak, fantastik dünyası çok zengin, bizim arada bir kahve içip fal baktırmaya gittiğimiz Esma Ana’yı bile kıskandıracak bir buluş olsa gerek.

Edebiyat incelemesinin yöntemi falcılık ve rüya tabirciliği ile ortaklaşınca okuduğuna bakarak aklına geleni yazmak ve hiçbir tutarlılık çabasına girmemek olağandır.

Bilgi Üniversitesi’nde Murat Belge ve öğrencilerinin yaptığı da bu oluyor. Edebiyata bir katkıları olduğunu söyleyemiyorum, fal, rüya tabiri ve üfürükçülüğe katkılarını ise bu mesleğin ustaları değerlendirebilir ancak.

Bıyıkta Ve İzmaritte Aranan Derin Anlam

Hakkını yemeyelim, hocalarının yapması gereken işi öğrencileri yapıyor; edebiyat falının yöntemsel gereklerini vurgulamayı ihmal etmiyorlar. Jbid Erdoğan, “Dikkatli okur için romanda sessiz bir hikâye daha anlatılıyor” dedikten sonra bu sessiz hikâyeyi duymanın ipuçlarını veriyor: “İşte bu sebeptendir ki yazarın Zebercet ile ilgili verdiği her detay büyük önem teşkil ediyor. Her hareketin ve her olayın görünenden öte bir manası var. Bu bazen sigarayı içerken kasten yarıda bırakmasında gizli, bazen ise Zebercet’in bıyığında.”[5] Bu yöntemle Anayurt Oteli’nin her cümlesini, her ayrıntısını arkasında yatan gizleri aydınlatmak için didik didik etmişler ama ortaya örneklediğim türden fal ya da rüya tabirleri çıkmış.

Elbette, çağdaş rüya tabircisi Freud’u temel kaynakları arasına almayı unutmamışlar. Sözgelimi üç katlı Anayurt Oteli’nin, “giriş katı ‘id’i, ikinci kat ‘ego’yu, tavanarasıyla beraber üçüncü kat da ‘süperego’yu temsil”[6] ediyormuş. Bunları yazmak, edebiyat çözümlemesine ne kazandırıyor ya da Anayurt Oteli’ni anlamamıza nasıl bir katkı sağlıyor? Freud’un benlik modelini bir binaya uyarlamakla, tozlanmış tavanarasıyla “anayurt”un burjuva pisliğiyle küflenmiş süperegosunu anlamamızı mı sağlıyorlar? Okuru bu küflerden temizlenmiş, havalandırılmış bir üst kat kurmaya mı davet ediyorlar? Büyü ve fal seanslarından böylesine insancıl ve devrimci idealler boşuna beklersiniz.

Hocaya gelince, özensiz bir anlatımla koca bir özet çıkarmış.

Murat Belge, sevgisiz, kendinden saymadıklarına tepeden bakan bir dille edebiyat incelemesi yapıyor. Uzun yıllar Manisa’nın küçük bir kasabasına sığınmış Yusuf Atılgan’ı ve iç parçalayıcı bir gerçekliği yansıtan romanını açımlamaya değil, ideolojik fetişlerinin nesnesi yapmaya çalışıyor. Özet dışında bütün yapabildiği dayanaksız cümleler sıralamak, falcılık ve üfürükçülüğü, Zebercet’inkinden daha koyu bir trajikomik saplantıya bağlamak. Murat Belge ve elbette ondan ilham alan öğrencileri, baktıkları her şeyde bütün kötülüklerin nedeni ve suçlusu bir Cumhuriyet görüyorlar. Cumhuriyet kötülemesi her kapıyı açıklayan bir maymuncuk, daha doğrusu fetiş haline getiriliyor. Bilinçleri her yoldan gelip bu saplantıda yerine ve huzuruna kavuşuyor.

Murat Belge’nin El Çabuklukları

Murat Belge’nin edebiyat çözümlemesi falcılık ve üfürükçülüğün yanı sıra illüzyonistliği de içeriyor. Bu sanattan, romanın içerdiği toplumsal gerçeği, sınıfsal sömürüyü bütünüyle gözardı ederek siyasi düzleme indirgeme becerisini almış görünüyor. Zebercet’in, babasının, annesinin, anneannesinin mütegallibe sınıfın hizmetinde ezilmesini, insan yerine bile konmamasını hiç sorgulamadan, sorunu Cumhuriyet’in siyasi bir sonucu olarak gösteriyor. Oysa Yusuf Atılgan, 1839 Tanzimat’la, 1908 Devrimi ve 1920 Cumhuriyet’le bir süreklilik ve değişim içinde, ezilen sınıfın giderek kötüleşen gerçeğini sergiliyor. Adı bile bilinmeyen bir besleme’nin torunudur Zebercet. Zeynep de, insan yerine konmayan bir köylü kızıdır. Taşrada sınıfsal baskı ve sömürü, insanı insanlıktan çıkarmıştır. Bu toplumsal yabancılaşmanın doğurduğu hoyratlık ve şiddet her türlü insani duyguyu trajik hale getirmektedir. Yusuf Atılgan romanında, üstyapıdaki değişikliklerin bu gerçeği değiştiremediğini gösterir. Zebercet’in yabancılaşmasının, yalnızlığının kaynağında sömürücü üretim ilişkileri vardır.

Belge ve öğrencileri, üretim ilişkileri ve sınıfsal çatışmayı görünmezleştiren bir illüzyon numarası bulmuşlardır: Her kötülüğün kaynağında, yurttaşlık hakları vereceği savıyla kurulan Cumhuriyet ve Atatürk vardır.

Murat Belge’nin üfürükçülükle illüzyonistliği nasıl yaratıcı biçimde birleştirdiğini göstermek için uzun bir aktarma yapmak zorundayım:

Metin Lokumcu

“Şimdi, Yusuf Atılgan gibi titiz bir yazar, başkişisinin intihar gününü 10 Kasım’a getiriyor ve adam ölürken bütün düdükleri öttürüyorsa, bununla anlatmak istediği bir şey olmalıdır. Bu, ne olabilir?” M. Belge’nin sevgisiz ve aşağılayıcı diline dikkatinizi çekerim; “adam ölürken”, 10 Kasım sirenleri, “öttürülen düdük”… Hatırlarsınız, bu sevgisizliğini, çirkin dilini AKP iktidarınca katledilen devrimci öğretmen Metin Lokumcu’dan söz ederken ve onu “Ergenekoncu” ilan ederken daha da pervasız sergilemişti. Dil, hangi sınıfın diliyse, içeriği neyse, konuşan nasıl bir dünya tasarımına bağlıysa ona göre biçimlenir; güzelleşir veya M. Belge’ninki gibi çirkinleşir.

Belge 10 Kasım gününde intiharı çözümlemeye şöyle devam ediyor:

“Zebercet’in 17 Ekim-10 Kasım günleri arasındaki hayatında en genel anlamıyla bir ‘iktidarsızlık’ simgesi gibi dolaştığını gördük. Gittiği okul, gittiği ‘askerlik’, yaşadığı kasaba, yarım ailesi, annesinden babasından öğrendiği, sinemada gördüğü, meyhanede dinlediği, horoz dövüşünde yaşadığı, otuz üç yıllık hayatının ona verdiği, eklediği her şey, onu biçimlendirdi, şu sayfalarda eylemlerini ve bir miktar zihninin içini gördüğümüz Zebercet’i ‘yoğurdu’. Bütün bu düzen, tabii ki ‘evveliyatı’ da var ama (bunlara değiniliyor zaten), herkesten çok Mustafa Kemal’in damgasını taşıyor; onun kurduğu cumhuriyet bu. Ve burada Zebercet bir ‘iktidarsızlık’ simgesi ise, bir erişememe ve yapamama simgesi ise, Mustafa Kemal Atatürk de tam, eksiksiz, mutlak ‘iktidar’. Bütün Zebercet’leri iğdiş eden, iktidarın orada bu şekilde ‘konsantrasyon’u, ‘cisimleşme’si.”[7] Zebercet’in bir “iktidarsızlık” simgesi oluşturduğunu söylemek tam bir illüzyonist falcılık ürünüdür. “Sivil toplumcu” M. Belge, sıradan ve ezilmiş bir insanın bütün yaşamında iktidar aramakta ve “iktidarsızlık” bulmaktadır. M. Belge’ye bu yanılsama Atatürk fetişi yaratmak ve bu puta saldırmak için gereklidir.

Kafalardaki Atatürk Putunu Kırmak

Görüldüğü gibi tarih, devlet, egemen sınıfların iktidarı, bunun topluma nüfuz etme yolları, ezilenlerin durumu bir tek kişiye, Mustafa Kemal Atatürk’e bağlanıyor. Sanki iktidar, Hintlilerin ünlü tanrısı ve Atatürk de onun avatarı, “cisimleşmesi”. Tarihsel ve toplumsal bir gerçekliği, devlet ve iktidarı din bilimine havale ediyor diyebiliriz. İllüzyonist Belge, tarihi süreci, sınıfsal sömürüyü bir fetişe çevirdiği Atatürk’e bağlayarak gerçekleri görünmezleştiriyor.

Oysa Cumhuriyet iktidarı birçok sınıfsal çıkarın, politik odağın çatışmasıyla belirlenen bir gerçekliktir. Tarihsel süreç içinde değişim geçirmiştir. Cumhuriyeti kuranların arasında Celal Bayar, Kâzım Karabekir yok muydu? Ona halkçı ve aydınlanmacı bir kimlik kazımaya çalışan İsmail Hakkı Tonguç ve Maarif Bakanı Hasan Âli Yücel de bu iktidarın bir parçası olabildi. Cumhuriyetin inkılâpçı kadrolarını yetiştirmek için harekete geçenlerden biri de Kadro dergisinin yazarı Burhan Asaf Belge değil miydi? Kadro’nun üç yıl yayınlanmasına zar zor tahammül eden Cumhuriyet burjuvazisi, İş Bankası vb.’leri Kadro’yu kapattırıp Yakup Kadri’yi “zoraki diplomat” yaparak sürgüne gönderdiler. M. Belge’nin babası Burhan Belge’den ise on yıl içinde, gericiliğin iktidara gelen ilk yıkıcı partisi Demokrat Parti’nin müfrit sözcüsünü yarattılar. Müfrit AKP taraftarı, “yetmez ama evetçi” Murat Belge’nin gericiliği bir aile mirasıdır, diyebiliriz. Ama bu ailenin bir yanında Cumhuriyet’in büyük romancısı Yakup Kadri de vardır; diyalektik hakikat iki yönlüdür, diyoruz ve M. Belge vb.’lerinin bütün işinin gericiliğin Taraf’ında durarak Cumhuriyet’i yok etmeye çalışmak olduğunu Türk Edebiyatı dersinden bir kez daha anlıyoruz.

Belge’nin illüzyonistliğinde Cumhuriyet’in sınıf karakteri, kapitalist sınıfın egemen olduğu bir düzen olması ve bunun yolaçtığı sonuçlar örtülürken, bir put, Atatürk fetişi bütün olumsuzlukların sorumlusu ilan ediliyor. M. Belge, Atatürk’ün heykelleriyle kafayı bozmuş liboşların en büyük Atatürk putunu kendi kafalarında inşa ettiklerini, fikir ve siyasi çözümleme diye bu putu taşlamaktan başka bir şey yapmadıklarını belgeliyor.

Atatürk düşmanı yobazlar elde balyoz Atatürk heykellerini yıkmaya çalışırken ortalığa mermer, alçı, tunç, pleksiglas parçaları saçılırken, M. Belge türü liboşlar kafalarında yarattığı Atatürk putuyla dövüşürken sahneye hezeyanlar yükseltmektedirler.

Cumhuriyet’in Devrimci Eleştirisi

Zebercet’in 10 Kasım’da intiharı, Cumhuriyete bir eleştiri olarak okunabilir elbette. Cumhuriyetçilerin daha 1920’lerde Cumhuriyet’e çok köklü eleştirileri olmuştur. Yeterince halkçı ve aydınlanmacı olmadığı için eleştirilmiştir. Reşat Nuri’nin 1927 tarihli Yeşil Gece’si budur. Yakup Kadri’nin 1934 tarihli Ankara’sı nedir? 1949-50 tarihli Panorama’sı Cumhuriyet’in daha o yıllarda içine yuvarlandığı çöküşü gösterir. Ama bu yazarlar fetişist değil, gerçekçi eleştiri getirirler. İllüzyonistlik yapmaz, sorunların sınıfsal ve kültürel kökenlerine inerler.

Cumhuriyet’e sosyalist yazarlar hapsi boylamayı göze alarak eleştiri getirmiştir. Nâzım Hikmet’in ve 40 Kuşağı’nın şiirleri nedir? Aziz Nesin’in, Orhan Kemal’in, Köy Enstitülü yazarların yazdıkları gerçekçi bir yöntemle sömürücü ilişkileri sergilemek ve eleştirmektir. Belge ve öğrencileri ise, gerçeği silecek illüzyon peşindedirler.

Belge’nin yazdıklarında Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı saplantısının dışında herhangi bir tutarlılık bulunmamaktadır. Bir yandan Atatürk’e ve Cumhuriyet’e Zebercet’in ve bütün toplumun hayatını “iğdiş edecek” mutlak iktidar yükleyen M. Belge, bir başka sayfada şunları yazabilmektedir: “’Gecikmeli Ankara treni’ tamlaması öncelikle Türkiye’nin hayatında Ankara’nın rolünü simgeler. Ankara gecikir.”[8] Öyleyse hep geciken Ankara, iktidarın merkezi, bütün toplumu tepeden tırnağa yönetecek ve denetleyecek gücü nereden bulmaktadır? Geciken Ankara, gerici Ankara demek daha doğrusudur, en fazla AKP döneminde gecikmiştir, Türkiye’nin tarihini iki yüz yıl önceye götürmek peşindedir. Bu iktidarın kurucu ideologları başta Belge olmak üzere liberal kalemşorlardır.

Anayurt’u Geneleve İndirmek

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, eleştiri şaheseri Edebiyatı Cedide’nin Otopsisi kitabında Edebiyatı Cedide’nin en temel özelliklerinden birinin “panseksüalist” oluşu[9], her baktığı şeyde cinsellik görme saplantısı olduğunu yazar. M. Belge ve öğrencilerinin de tek bir saplantısı vardır; her gördükleri sorunda birbiriyle özdeşleşmiş iki sorumlu bulurlar: Cumhuriyet ve kurucusu Atatürk.

Atilla Erol’un “Zebercet’in Özdeşleşme İhtiyacı”[10] başlıklı düzeyli incelemesini bir yana ayırırsak, M. Belge ve öğrencilerinin kitaptaki bütün çalışmaları bu temel saplantıyla maluldür.

Bu saplantının genç öğrencileri nasıl bir düzeye düşürdüğünü gösteren ibretlik bir alıntıyla bu fal, illüzyon, sihir ve keramet kitabını kapatmak istiyorum. “Diğer yandan, her şeye rağmen Anayurt işgalcilerden kurtarılmıştır fakat gelip geçiciliğiyle giren çıkanı çok da belli olmayan, Genelev çağrışımı da yapan Otelle birlikte anılması ülkenin kendi vatandaşlarına vatanlık-yurtluk yapamadığı anlamına da imkân sağlar.”[11] Bayağı deyişle “aynen böyle!”

Bay M. Belge, genç bir insanı “anayurt” kavramıyla “genelev” kavramını benzeştirecek kadar değersizleştirmek için neler yaptınız böyle? Ünlü bir liberal yazıcının bir kadın memesiyle bir vatanı kıyaslayacak yaratıcılığı gösterdiğini biliyoruz da, sizin “anayurdu” genelevle benzeştirecek öğrenciler yetiştiren hocalık becerinizi yeni öğrendik.

Yusuf Atılgan, Sevgili Halil Kardeş, arkadaşı, Hacırahmanlı’da öğretmen Halil Şahan’a, “O kitapta ben sevgiyi anlattım, ama sevgi sözcüğünü hiç kullanmadım”[12] demişti. Yusuf Atılgan, M. Belge ve öğrencilerinin kitabını okusaydı, “sevginin” anlatıldığı bir kitaptan esinlenerek insana ve topluma bu ölçüde nefret ve yabancılaşma üretilmesine ne kadar üzülürdü kimbilir…

[1] Necdet Berk Özler, “Anayurt Oteli’nde Okların Yönü: Metindeki Semboller ve Karşıtlıklar”, Zebercet’ten Cumhuriyet’e “Anayurt Oteli”, Ed.: Nergis Öztürk, Necdet Berk Özler, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2015, İstanbul, s.90.

[2]A.g.e., s.88.

[3] Zeynel Abidin Budak, “Anayurt Oteli’nde Mekân Kullanımları”, a.g.e., s.113.

[4]A.g.e., s.113.

[5]Jbid Erdoğan, “Bir Özgürlükten Kaçıış Yolu Olarak İntihar”, a.g.e., s.123.

[6] İrem Pusal, a.g.e., s.136.

[7] Murat Belge, “İnceleme”, a.g.e., s.47.

[8] A.g.e., 40.

[9] Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Edebiyatı Cedide’ni Otopsisi, Sosyal İnsan Yayınları, 2008, İstanbul, s.27-36.

[10] Atilla Erol, a.g.e., s.95-101.

[11] Zeynel Abidin Budak, “Anayurt Oteli’nde Mekân Kullanımları”, a.g.e., s.114.

[12] Yusuf Atılgan, Sevgili Halil Kardeş, Edebi Şeyler Yayınları, 2014, İstanbul, s.16.

Kaynak: Bu yazı Yeni Gelen Dergi’nin birinci sayısından alınmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here