Edebiyatı, Sait Faik Hikâye Armağanı Seçici Kurulu ve Bora Abdo Öldürdü

0
115
views

“Edebiyatçıya şu anımsatılmalı.Sen emek ürününü, kullanım değerinin dışında kullanamazsın.” 

Cengiz Gündoğdu, Taşkıran

 

 

 

Sait Faik’in yaşamımdaki yeri çok büyüktür. Edebiyatla, dolayısıyla öykü türüyle yeni yeni ilgilenmeye başladığım sıralarda, henüz yüzünü bile göremediğim ama “hocam” dediğim adamın, Fırat Kargıoğlu’nun ilk önerdiği kitaplardan biriydi Lüzumsuz Adam. Zamanla tüm kitaplarını edinip okumuştum Sait Faik’in. Sait Faik’e olan sevgimden, öykülerinden duyduğum hazdan dolayı Sait Faik Hikâye Armağanı alan kitapları da okumaya çalışıyordum. Ne yazık ki birçoğunu okuduğumda aynı estetik hazzı duyduğum söylenemezdi. Yayıncılığın içine girip, işin piyasa yanını gördükten sonra da ödüllü kitaplardan uzak durmaya çalıştım. Dolayısıyla uzun zamandır ödüllü kitap okumuyorum desem yeridir. Daha önce birçok kez adını duyduğum Bora Abdo’nun Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü adlı kitabının 2015 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı aldığını öğrenince meraklanıp kitabın adını aklımın bir köşesine yazdım. Geçenlerde kitap elime geçti. Ne yalan söyleyeyim, benim için yine bir düş kırıklığıydı. “Yenilikçi tutumu ve çok katmanlı anlatımıyla sıra dışı bir öykü evreni kurmaktaki başarısı nedeniyle…” verilmiş ödül Bora Abdo’ya. Yine bir ödülün edebiyat ölçütleri dikkate alınarak verilmediğini düşündüğümden kendi çapımda bir eleştiri yazma gereksinimi duydum.

 

Sözcük Serpiştirerek Oluşturulan Edebiyat Yapıtı

Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü–Beni Unutma Dörtlemesi 1- adlı kitaptaki öyküler teker teker incelendiğinde bir bütünlük taşımıyor. Yani yalnız başına bir öyküde konu bütünlüğüne, kurguya, örgeye özen gösterilmemiş. Ayrıca on iki başlıktan oluşan kitapta, başlıkların tek bir ortak noktası var: ölüm.

Bora Abdo -en azından bu kitabında- dili özensizce kullanıyor. Öykülerde anlatılmaya çalışılanlar ise gerçeklikten oldukça uzak. Baştan sona sıralanan, düşünülmeden yazılmış aralarında nedensellik bağı olmayan tümceler edebiyat diye okura sunulmuş. Öykünün bir bütün olduğunu unutmamak gerekiyor. Herhangi bir yeri anlaşılmadığında kurgu da anlaşılmayabiliyor. Birkaç örnek göstermek istiyorum. Bir önceki tümceden ya da paragrafla olan bağından kopukluk yaşanmadığını göstermek için tüm paragrafı alıyorum:

“Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim. Nereden buldun e-posta adresimi bilmiyorum, ama çok merak ediyorum. Merhaba. Aramızdaki topallığın anlatılması gerektiği fikrine ben de katılıyorum. Bir öykümüz olsun, demişsin, katılıyorum. Fikrini beğendim. Duymadığın, tuhaf birçok şey de oldu ama. Nasıl, cümlemin sonu sıcak bir hitabı bekliyor değil mi? Duymadığın, tuhaf birçok şey de oldu ama hayatım diyebilsem misal, duymadığın, genzi yakan, tuhaf birçok şey ama canımın içi, aşkım misal, bir tanem, bugün kızın biri vapurda bebeğim deyiverdi sevgilisine, anlatsaydım çok gülerdik belki. Sen de benim gibi muzip bakıyorsun. Gülerdik. Ama ben evlendim, beyaz beyaz giyindim. Paçasından tuttuğum kendimi tamamlamak için bir başkasına ihtiyacım vardı. Bir imhaya ihtiyacı vardı ışıksızlığımın. İntihar bencilliktir. Kocamı da seviyorum işin tuhaf tarafı.” (Sayfa 17)

İlk paragrafta ne anlatıyor Bora Abdo? Üst üste birkaç kere okuduktan sonra bir şeyler çıkarabildim. Kahramanın e-posta adresini bulmuş birisi (eski sevdiği kişi sanırım). Bir öykü düşüncesi varmış. İkisi de hemfikir bu konuda. Sonra bir tümce geliyor, daha öncekilerle pek ilgisiz: “Duymadığın, tuhaf birçok şey de oldu ama.” Daha sonra da tümcenin eksik kaldığını, sıcak bir hitap gerektiğini söylemeye çalışıyor. Sonraki tümceye bakın: “Duymadığın, tuhaf birçok şey de oldu ama hayatım diyebilsem misal, duymadığın, genzi yakan, tuhaf birçok şey ama canımın içi, aşkım misal, bir tanem, bugün kızın biri vapurda bebeğim deyiverdi sevgilisine, anlatsaydım çok gülerdik belki.” (Noktalama işaretleri tümüyle böyle, dokunmadım.) Yani bu tümceyle hitap edeceği sözcüğü seçemediğini mi anlatmaya çalışıyor Bora Abdo? Ben zorlayarak bunu çıkarabildim. Sonra da bu sözcüklerden birini kullanmasının olanaksızlığını mı söylüyor evlendiğini söyleyerek? Evliliğinin de zorunluluktan olduğunu söylüyor olabilir “imhaya ihtiyacı” olduğunu belirterek. Öyle çaresiz ki (sanırım), ya intihar edecek, ya da evlenecek. Hem zorunluluktan evleniyor, hem de kocasını seviyor. Ama birkaç tümce önce o anda konuştuğu kişiye “hayatım, canımın içi, aşkım, bir tanem…” deyivermek geçiyor içinden. Ben mi yanlış anlıyorum? Ya da paragrafta yalnızca vapurdaki iki sevgiliden birinin “bebeğim” demesini mi yadırgamak istiyor burada? Eğer öyleyse vapurdaki iki sevgilinin işlevi nedir öyküde? Bunu yadırgamak için bu kadar uzun ve anlamsız bir tümce kurmaya gerek var mı? Geçiyorum bir sonraki paragrafa. “Benim adıma günlük tutman beni çok düşünmen demek. O kadar bir sürü bir şey demek ki anlatamam.” Bora Abdo ancak bir ilkokul çocuğunun kurabileceği bir tümce kuruyor. Ya da bunu öyküde e-posta yazan kişinin bayağılığına mı vermeliyiz, bilemiyorum.

Bir de tutarsız bir kahramanımız var. “Aklından çıkar beni. Ben de seni çok seviyorum. Mektubunu saklamayacağım, ayrıca yine bir gün karşılaşırsak sana kukla yapmanın inceliklerini öğretebilirim belki. Göndermek istediğin kuklaları da çok sevdim.” Yalnızca birkaç tümce önce kocasını sevdiğini söyleyen, şimdi başka birini seviyor. Şöyle bir soru sorulabilir: Kadının bu iç çelişkisinin, arada kalmasının nedeni ne? Alıntıladığım tümceleri kullanması için onu iten şey öyküde nerede? Görüldüğü gibi kitabın ilk sayfalarında anlamlı bir bütün bulmak olanaksız… Anlaşılamayan, bozuk tümceleri gördükçe aklıma üniversite mezunu olmasına rağmen doğru düzgün tümce kuramayan gençler ve onların internet ortamındaki konuşmaları geliyor. Bir başka örnek:

“Biliyorsun aramızda aksayan bir şeyler vardı, (biliyorum) kırık bir dal vardı, küçük bir avluda eğri çiviler, çamurlanmış ceviz kabukları, sökülmüş ağlar, adının dilime gelmeyen harfleri, sesini anımsatan kumral saçlarının arasında dalgalı bir karanlık, gücenik bir karanlık daha vardı, (güzel benzetme, yazar mısın sen yoksa?) nereye gittiğini, nerede bittiğini bilmediğimiz (evet, karşılaşma şansımızın bu denli kısır kaldığı bir noktada, göz alabildiğine dar ve ter içinde bir yazın, yani Marmara’nın ortasında, sis içinde bir şehir hatları vapurunda, sulara uzun uzun bakarak) savrulan; konuşamadık hiç.”(Sayfa 18)

Paragrafı anlayabilmek için ya da daha doğru bir deyişle anlayabilmek arzusuyla arka arkaya okumak gerekiyor. Belki böylesi anlaşılabilirdir diye düşünerek ayraç olmadan alıntılıyorum:

“Biliyorsun aramızda aksayan bir şeyler vardı, kırık bir dal vardı, küçük bir avluda eğri çiviler, çamurlanmış ceviz kabukları, sökülmüş ağlar, adının dilime gelmeyen harfleri, sesini anımsatan kumral saçlarının arasında dalgalı bir karanlık, gücenik bir karanlık daha vardı, nereye gittiğini, nerede bittiğini bilmediğimiz savrulan; konuşamadık hiç.”

Bora Abdo’nun ne demek istediğini anlamak çok zor… Ayraçlı ya da ayraç olmadan okunulduğunda herhangi bir şey anlayabilmek için okurun bir şeyler katması gerekiyor sanki. Sözcükler serpiştirilmiş, okur da onları toplayıp anlamlı bir bütün oluşturmak zorunda bırakılmış gibi. Noktalı virgülden sonra “konuşamadık hiç.” diyor. Sanıyorum ki Bora Abdo’nun derdi kahramanların konuşamadıklarını ve bundan duydukları pişmanlığı anlatmak. Peki, soruyorum: İki insanın konuşamadığını anlatmak için bu kadar uzun tümce kurmaya gerek var mı? Aslında sorun uzun tümce değil; birbiriyle ilişkisiz birçok sözcüğün birleştirilmesi. Sözgelimi “küçük bir avludaki eğri çiviler”in tümcedeki işlevi nedir ya da “sökülmüş ağlar”ın?

“Her zamanki gibi biraz ellerin titriyor. Terliyorsun. Kaşlarını çatmasan da kızgın olduğun beş yüz metreden anlaşılıyor. Köylü, kasabalı, kadın, erkek demeden yıllarca uğraşıp yaptığın kuklaları siyah bir çöp poşetinin içine tıkıştırıyorsun. Ağzını iple bağlayacakken vazgeçip açık bırakıyorsun. O zaman sıcak, gür bir damar kopuyor göğsünden. Onlar konuşmaya başlıyor. Yüzünün yarısındaki izleri silik (saat tutarak, parça parça silmiştin, sahipsiz ve isimsizdi) ve köylü olanı; “Her şeyden önce beni konuştururken abartılı bir lehçe kullanmadığın için teşekkür ederim. Bu yaşından sonra ev taşımak zordur bilirim” diyor.”(Sayfa 19)

Burada Bora Abdo çaresizliğinden, tıkandığından mıdır nedir, nesneye (kuklaya) insani bir özellik yüklüyor. Konuşturuyor onu/onları… Kuklaların konuşmaları da sanki başka bir öyküden alınıp eklenmiş gibi, konu dışı. Herhangi bir bağ kurmak zor… Bora Abdo’nun asıl çaresizliği insanı insana anlatamamak.

 

İşlevsiz Nesne, İşlevsiz Noktalama İşaretleri

Kitabın birçok yerinde ayraç işaretiyle karşılaşıyoruz. Bildiğimiz ayraç, “tümce kuruluşu ile ilgili olmayıp tümcenin ya da içindeki bir sözcüğün anlamını açıklayan sözcükler, tarihler; yabancı bir sözcüğün anlamını ya da okunuşunu gösteren sözleri göstermek için kullanılır.”. Birkaç görevi daha var ama konumuzla ilgisi olmadığı için onları yazma gereksinimi duymuyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse ayracın bu görevini de yazmamalıydım. Çünkü kitapta kullanılan ayraçların hiçbir görevi yok. Bora Abdo ayraca kendince bir görev yüklemiş. Görev şu: “Zaten anlamsız olan tümceleri daha da anlaşılmaz duruma getirmek!” Öyküden ayraçlar çıkarıldığında anlamlı bir bütün oluşmuyor. Tümceler ya da sözcükler arasında bile bir ilişki, bağlantı bulmak olanaksız. Bunun yanında bir de ayraçlar girince daha da anlamsız sözcük yığını çıkıyor ortaya. Bir örnek vereceğim. İlk olarak ayraçla yazılmış biçimini okuyalım:

“(…) temmuz (yorgun ve ince geceye bölünmüş sessiz) akşamı; gazete kağıtlarının üstüne dalgınlıkla bir ateş çizmiştim. Perdeleri açmış, yatak odasında ağır ağır ölmüş, ağır ağır ölürken de yine gökyüzünü de düşünmüş, (bulutlar gitsin bulutlar gitsin) Marmara’nın ve kuş sürülerinin ortasında, şimşeklerin çaktığı yalpa vuran bir kayıkta babasının yüzüne tükürmüş komşumun (kaplan desenli battaniyesinin altına gizlenip altmış iki yaşında hıçkıra hıçkıra bir büyük rakıyı susuz içmişti küçücük bir susmayla sonra) bahçesinden (gövdesini tırtılların ve tuzların sardığı ağaçlarıyla ve kurumuş çardağıyla) kiraz toplamıştım.” (Sayfa 24)

Gördüğünüz gibi bu bölüm sanki kitabın birçok yerinden gelişigüzel toplanmış sözcüklerin birleştirilmesiyle ortaya çıkan bir yazıyı andırıyor. İlk okuduğunuzda acaba kitabın kurgusunda, öncesinde bir yer mi atladım, ya da öykünün sonunda bu yazılanların akla yatkın bir açıklaması olacaktır diye düşünebilir, içinizi rahatlatmaya çalışabilirsiniz. Hiç de öyle değil! Bu bölümcenin önceyle-sonrayla, kurguyla, örgeyle hiçbir ilgisi yok. Ne “gazete kağıtlarına dalgınlıkla çizdiği ateşin”, ne de “babasının yüzüne tükürmüş komşusunun bahçesinden topladığı kirazın” bütünle bir ilgisi var. Bir günlükten söz ediliyor bir yerde. Tümceye tarih atarak başlanıldığından yazılanların günlükten parçalar olduğunun ayrımına varıyoruz. Ama bu da yetmiyor. Öyle olsa bile yazılanlar konu dışı. Bir de ayraçsız okuyalım:

“(…) temmuz akşamı; gazete kağıtlarının üstüne dalgınlıkla bir ateş çizmiştim. Perdeleri açmış, yatak odasında ağır ağır ölmüş, ağır ağır ölürken de yine gökyüzünü de düşünmüş, Marmara’nın ve kuş sürülerinin ortasında, şimşeklerin çaktığı yalpa vuran bir kayıkta babasının yüzüne tükürmüş komşumun bahçesinden kiraz toplamıştım.”

Benim ilk benzetmem şöyle: Kitap öyküden çok Osmanlıca sevdalısı bir yayınevinin ya da yazarın biraz olsun anlaşılabilmek için günümüz Türkçe sözcükleri ayraç içinde yazarak yazıyı çorbaya çevirmesini andırıyor.

Ölü Seviciliği

Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü (Beni Unutma Dörtlemesi 1) adlı kitabın, “Biz Onu Öldüreceğimizi Söyledik Diye O Kendini Öldürmekten Vazgeçti” bölümünün “Takvimlerin Suspus Zamanlarında Bir Yüzün ve Öbür Yüzün Öyküsü” adlı alt başlığıyla sunulan öyküsü iki kişiden birinin ölmesiyle ya da bıçaklanmasıyla sona eriyor. Bir muğlaklık söz konusu burada da… “Gülümseyerek, özür dileyerek” birileri ölüyor, öldürülüyor. İlginizi çekmiştir. Görüldüğü gibi karmaşıklık, anlaşılmama isteği yalnızca öykünün içeriğinde değil, henüz kitabın başında, öykülerin başlığında belli oluyor. Cengiz Gündoğdu yazarların bu karmaşıklığını iki nedene bağlıyor: “Birincisi yazarın ‘ilginç’ bir yapıt yazma tutkusu. Bu tutku yüzünden yazar, nesneleri bilinçli bir biçimde belirsizleştirir. İkincisi yazar dış dünyadaki nesneleri belirsiz görür. Her yerde bir belirsizlik vardır.” (Cengiz Gündoğdu, Estetik Kalkışma, Eylül 2012) Bora Abdo için ilk neden daha ağır basıyor.

Kitapta nedensiz ölümler ve öldürmek istemeler var. Kitabın adı da ölümden söz ediyor zaten. Öyküler de yalnızca ölümden ibaret. Bunlar sıradışı ölümler. Çünkü öykülerde insanları ölüme ve öldürmeye iten herhangi bir şey yok.

“Her insanı kardeşi öldürüyor, tek çocukları bile. (Sayfa 34)

“Adanın sokaklarında dolaşıp ağır ağır kurtçuklarını bekleyen ölü köpeklerin kulaklarını ve patilerini kestim, yılanların derilerini yüzüp kuruttum, eledim, nal seslerinden kaçışan gagaları ve kursakları boş kargaların ve martıların ve serçelerin kafalarını koparıp karışımıma ekledim, bizi ölümden başka ölümler ve ölüler korur diye diye düşünüyordum…”(sayfa 35),

“Seni layığıyla öldüremeyeceğimden korkuyorum.”(Sayfa 46)…

Bora Abdo hiçbir kural, örge, kurgu, nedensellik bağı, konu gözetmeksizin, aklına ne geldiyse yazıyor. Sonunu da ölümle bitiriyor. Yani ne olursa olsun birileri ölüyor. Kim ölüyor, neden ölüyor, kim öldürüyor, kimse bilmiyor. Bora Abdo da bilmiyor. Bir Çağanoz uydurulmuş. Bir söyleşide buna değiniyor ama yine hiçbir şey söylemiyor. Şöyle diyor: “En başından beri Çağanoz kim olacak bilmiyordum. Bir karakteri birebir imlemiyor. Kitaptan fırlayıp yazarı öldürecek biri de değil.” Bakınız: (http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/caganoz-diye-biri-hepimizi-oldurecek-396078)

            “Ğığ” adlı öyküde de ölüm imgesi var. Birileri hep birilerini öldürmek istiyor. Nedenini hiç kimse bilmiyor. Birileri ölmüş gibi ama sonra uyanıyor. Karşılıklı konuşmalar geçiyor. Sonra da şunları yazıyor Bora Abdo:

“Bu sabah uyanmayacağını biliyordum. O gün, öğlene kadar uyudu, uyandırdım, kurbağaların dışbükey aynalardaki yüzlerinin sevimliliğinden, eğer ön ayaklarını on dakika kısık ateşte kaynatırsan ve hemen içersen sigaranın zehirli maddesini yok ettiğinden filan bahsettim.” (Sayfa 30)

Hayvan ölülerinden ilaç yapan kardeş katili bir kadın… Bunlar ne anlama geliyor, işlevi nedir, kimse bilmiyor. Bora Abdo o an aklına ne geldiyse yazıyor. Peki, neden yazıyor? Bora Abdo her istediğini istediği gibi yazabilir mi? Evet, ödül seçici kurulu böyle istiyor. Öykünün devamında anlatıcı ablasını, ablasının giysilerini, giyinişini, saçlarını kıskanıyor. Değişik ottan, bitkiden reçeller yapıldığı anlatılıyor. Sonra da yazılacak bir şey kalmadığı için, nedensellik olmadığı için cinselliğe başvuruluyor. Sıradan bir cinsellik de değil. Ensest ilişki yaşayan yaşlı kız kardeşler…

“Mutfak duvarına itti beni. Dizlerim tutmadı, yere kapaklandım, korktu çok, alnının kırışığında eniştemin uzak ve uzak yüzünü ve ağaran ömrünün yokuşlarını ve her şeye çarpan ürkek gözlerini o an gördüm, sarıldı sonra, ağlıyordu, lekeli ellerini boğazıma geçirip sıkmaya başladı. Nefes alamıyordum. Gözlüğüm düştü. Sonra birden hırsla duasını bitirip dudaklarımı öpmeye başladı, terine ve tuzuna uydum, uzun uzun öpüştük. Dudağındaki yırtıktan kasılmış ağzımın içine kanı aktı.”(Sayfa 33)

 

Abuk Sabuk Öyküler, Ödüle Değer…

Kitapta her şey işlevsiz “ve” bağlacı bile… Öykü olarak sunulan yazılar, sayfalar ilerledikçe aynı biçimde sürüyor. Yine öykünün herhangi bir yerinde adı geçmeyen, hiçbir işlevi olmayan bir çocuk çıkıyor. Konuşma geçiyor yazarla aralarında. Neden, niçin olduğu belli değil, annesi babası soruluyor. Ne işlevi olabilir ki öykünün orta yerinde? Birkaç satır sonra anlıyoruz. Çocuğun babası Bora Abdo’ymuş. Bora Abdo burada kendini olumluyor. “Yazar” olduğunu anımsatıyor okura. Uyarıyor. Nasıl bir yazar olduğunu da söylüyor sonra: “Ha, şu abuk sabuk öyküleri yazan” (Sayfa 39)… Bora Abdo abuk sabuk öykü yazıyor ama ne yazarsa yazsın seçici kurullar ona ödülü veriyor.

Aslında bunlar yazılabilir. Okumak isteyen okuyabilir. Afşar Timuçin, “Sanatçının ortaya koyduğu güzelde ben’den çok insanlık açınlanır” diyor Estetik adlı yapıtında. Sorun, önüne geleni acımasızca öldüren, birinci dereceden akrabaları hakkında ölümü düşünen ve öldürmeyi insan için olumlayan, bunu iş veya zevk edinen öykülerin ve kahramanların, yaşamı boyunca insanı, doğayı, hayvanları, insan duyarlığıyla yazmış Sait Faik adına düzenlenen ödülü alması.

Sait Faik, insanı, insanlık durumlarını en iyi anlatan yazarlardan biridir. Onun tutumu insanlığın, iyinin, iyiliğin ve güzelliğin çoğalmasıdır. İnsanlığından kopmayan bir yazarın adını ödül adı altında kullanarak kötü emellerine alet ediyor; baştan sona ölüm, öldürmek, karamsarlık, büyücülük olan, gerçekçilikten uzak bir yazı karmaşasını edebiyat diye pazarlıyorlar. Sait Faik’in can verdiği insanı, son olarak 2015 yılında Bora Abdo ve ödül çetesi öldürüyor.

Sayfalar ilerledikçe aynı anlamsız öyküler sürüyor. Anlamsız bir öykünün sonunu şöyle getirmiş Bora Abdo:

“Binlerce yılda hatırlanan bu kırık belleğin on saniyede çürümesini izledim. Çiğdeci sadece onunla gitmedim diye ölüp çürüdüğünde, ben ona; “Sen anlattığım her şeyin hiçbirindesin artık” diyebildim. “Segen” dedim “begenigim bigir çigiğdegecigi kuguşugu ogoldugumugu bigilegen tegek ögölügüsügün.”

“Ölünce değil” dedi, “gidince bir melek olacağım ben.”

Bora Abdo abuk sabuklukta sınır tanımıyor. Harfleri küçültüyor, kuşdiliyle konuşuyor. Edebiyatla ve dille yapamadığını böyle örtmeye çalışarak yoksunluğunu gözler önüne seriyor.

Bora Abdo’nun yazdıklarında gerçek yaşam yok. Yaşamda olmayanı yazıyor. Öykülerdeki karakterler de doğal ve gerçek değil, yapay. Düş gücüyle yazılmış gerçekdışı yaşam var. Düş gücü ile yazıldığı kurgusu olduğu anlamına gelmiyor elbette. Tolstoy şöyle diyor: “Daha önce yaşadığı bir duyguyu yeniden canlandırmak ve bunu yaparken hareketle, çizgiyle, renkle, sesle ya da sözcüklerle dile getirilen imgeler aracılığıyla bu duyguyu başkalarına aktarıp onların da aynı şekilde yaşamalarını sağlamak… sanat denilen şey budur işte. Bir insanın, yaşadığı bir duyguyu, belirli dışsal işaretlerle ve bilinçli olarak başkalarına yansıtması ve başkalarının da aynı duyguyu yaşamalarından ibaret insani bir etkinliktir sanat. (…) Sanat, hayat için zorunlu olan, tek bir insanın ve bütün insanlığın esenliğe yürüyüşü için zorunlu olan, insanları aynı duygular çevresinde birleştiren ilişkiler ortamıdır.” (Tolstoy, Sanat Nedir, İş Bankası Yayınları)

Bir söyleşisinde şöyle demiş Bora Abdo:

“Karakış Üçlemesi’nin ve Beni Unutma Dörtlemesi’ni bitirip çekilebilirim. Ama riske girerek yazmak bana da iyi geliyor. Çünkü bir karşılık beklemiyorum, bir çıkarım yok. Toplumu eleştirmek, yönlendirmek gibi bir derdim de yok. Hiçbir yazar metninden daha gerçek ve daha kutsal değildir.”

Bora Abdo doğru söylüyor. Hiçbir derdi yok. Bu yüzden kafasına estiği gibi oraya buraya ilgili ilgisiz sözcükler serpiştiriyor. Anlaşılmamak için yazıyor. Anlaşılmamasıyla değer görüyor. İnternetten kitapla ilgili yazılanlara bakıldığında okurların çoğu anlamadıklarını ama yine de “güzel” bulduklarını söylüyorlar. Ödül sistemi tıkır tıkır işliyor anlaşılan…

Karşılık ve çıkar konusunda ise inandırıcı değil Bora Abdo. İki kitabı çıktı ve ikisi de ödül aldı. Bir derdi olmasına gerek yok, o hiçbir şey yapmasa bile ödüller ona veriliyor. Olan edebiyata ve okurlara oluyor. Sait Faik’in can verdiği insanlığı, doğayı, gerçekliği, güzelliği ve edebiyatı, Bora Abdo, Sait Faik Hikâye Armağanı Seçici Kurulu eliyle yok ediyor. Afşar Timuçin’in deyimiyle, “İyi sanat insanı insana gösterir.” Bora Abdo hiçbir şey göstermiyor.

Cengiz Gündoğdu Yıldız Güncesi’nde, “Bir eser… roman… öykü… şiir… fotoğraf… resim… bütündür. Toplumsal-ideolojik içeriği doğru olursa… kurgusu sağlam olursa o eser güzeldir. Toplumsal-ideolojik içeriği… benim deyişimle hakikati doğru, kurgusu bozuk eser güzel olamaz. Tersi. Hakikati bozuk, kurgusu sağlıklı eser de güzel olamaz.” diyor. (Cengiz Gündoğdu, Yıldız Güncesi 1991-1992, İnsancıl) Bora Abdo’da bunların ikisi de yok. Hiçbir şey doğru değil. Bu bağlamda, sonuç olarak, Bora Abdo kitabında ölümü, öldürmeyi, karanlığı gösterdiği için de doğru bir yapıt koymamıştır ortaya.

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here