Doğrudan söze girerek diyorum ki, benim Ayhan Geçgin’in Uzun Yürüyüş romanından anladığım özetle şu:

Karanlık çağ mutlaktır ve insana çıkış yolu yoktur. Ya da aynı anlama gelmek üzere; bu karanlık çağda  ‘insan’ zaten olanak dışıdır. İnsan biçimi taşıyan türümüz için, olası en iyi çare, giderek daha bilinçli bir enerji sakınımıyla, giderek daha mutlak bir hareketsizlik aşamasına ermektir. Umut yoktur, umut olmadığı için bir şey söylemenin de anlamı yoktur. Çünkü aslında anlam da yoktur!

Belki doğru anladım belki tamamen yanlış ama kesin olan, kitaptan üzerime sinen yılgınlık.

Romanın yazarı kadar dürüst olmak gerekirse -ki gerekir- bu yazıyı,  her şeyden önce, romanın yenik düşmüş ve yılgın karakterinin bendeki izdüşümü ile yüzleşmek ve herkesten önce onunla hesaplaşmak için yazıyorum. Önce kendi içimdeki yılgınlığa itiraz için yazıyorum.

Benim bu cesur! girişimim dünyayı kurtarmaya yetmeyecek belki ama tepki iyidir. Roman yazmak iyidir, romanları okumak iyidir, onları beğenmek ya da onlara itiraz etmek iyidir ve bütün bunlar yalnızca ‘insan’ denilen canlının etkinlik alanı içindedir. ‘İnsanın artık olanaksızlığı’ düşüncesini ileten bu roman yazılmamış olsaydı, bu yazı da yazılmayacaktı. İnsanın eylemi yine insanda karşılık bulur.

Yeni Dünya, Yeni Türkiye, Boğuntu

Romanın klasik anlamda bir ‘kahramanı’ yok ancak bir anti-kahraman da denemez ona. Yeni biri o, bir  ‘hiç varlık’. Adını bilmiyor ya da unutma çabası içinde, adından bile kurtulmak istiyor. Başlangıçta, bu adsız adamla bir duygu ortaklığı kuruyorum, derdini anlar gibi oluyorum, en azından seziyorum diyelim. Onunla birlikte, şehirde amaçsızca sürüklenirken tanık olduğumuz her ayrıntı ‘yaşam kadar gerçek’.

“… Otobüsler tıkış tıkış, camlara yapışmış insanların bakışları boştu. Yol kenarında yan yana üç                      tane dev reklam panosu vardı. Buradan geçerken her defasında gözü takılır, okurdu…

GÜÇLÜ TÜRKİYE, YENİ TÜRKİYE, AÇMA HALKASINI GETİRENE YARIM LİTRE                                                             HEDİYE, ÖNCE AL SONRA ÖDE.” [1]

Benim de gözüm takılıyor benzer panolara, görmezden gelmek zaten olanaksız, her köşe işgal altında. İnsanın duyularına boşluk bırakmamacasına saldıran barbarlığa isyanı, boğuntuyu anlıyorum. Empati kurarak değil, yaşadığım için anlıyorum. Bulantıyı anlıyorum.

“… Mahalle delik deşikti. Kazı çalışması…”[2]

                               “… Camilerin minarelerine, gökyüzüne yükselen vinçlerin hareket eden büyük kolları                                    karışıyordu. Kalabalığın içinde sürüklendi. Sonra ara sokaklara doğru yürüdü ya da belki                                       püskürtüldü. …”[3]

“…Dünyayı döndüren, insanları hareket ettiren yoksa yemek miydi? Lokantaların,                                            kafelerin, büfelerin hepsinde bir şeyler pişiyor, kızarıyor, kaynıyordu”[4]

“…İnsanlar geçtikçe art arda, kesintisizce yinelenen iki ses duyuluyordu: kartın çıkardığı                                                 elektronik sesle ellerin, kolların ya da alt gövdelerin ittiği kıskaçların mekanik sesi….”[5]

Sonunda adsız adam bu “hızlı ayakların dünyası, yere abanan adımların dünyası”ndan uzaklaşmak için yola düşüyor ve kendi deyimiyle ‘hicreti’ böylece başlıyor.

Bu onun, ülkenin batısından doğusuna, kentten dağa doğru uzanan yolculuğu ve aslında “yok olma deneyimi” olacak ve o, uzun yolunu yürüdükçe, yabancılaşmanın aslında onu dışarıdan kuşatmadığı, ona içsel bile olmadığı, adamın yaşamla kalan tek bağının, artık son bir adımla tamamen kavramın kendisine dönüşme arzusu olduğu görülecek.

“…Önceden, diye düşünmeyi sürdürdü, belki bir ölüydüm, ölmüştüm, belki hâlâ öyleyim,                              ölüyüm. Ölme işim bitmedi, ölmeyi sürdürüyorum. Yine de, sonunun nasıl biteceğini                                 bilmediği bu girişimi, içinde hala canlı bir şeylerin olduğunu                                                             söylemiyor mu?  Hayır, dedi kendi kendine,  artık yanılsama yok,  umut                                                             zırvaları, beklentiler yok, öldüğümü kabul     etmek    zor oldu.” [6]

Bu  ‘ölümcül’ dürüstlük, kitabın son satırlarında da oldukça etkileyici biçimde yine karşımıza çıkacak.

“Söylediği hiçbir şey yoktu ama geride tuttuğu bir şey de yoktu. Hiç bir şey önermiyor, hiçbir                       şey saklamıyordu.”[7]

O Zaman Bu Roman Kime ve Niye Yazıldı?

“Umut zırvaları” ile yaşamdan beklentileri yine de süren budalalara! her şey boşuna demek için mi?

Bir zamanlar yaşamış, var olmuşsa bile, tıpkı insan gibi, roman kahramanı da, geçmişe ait uzak bir anı, düşten ibaret bir ölüdür artık.  Roman kahramanı da, insan da ortak hafızadan silinmelidir demek için mi?

“Sonunda diye düşündü, her şeyi unutmak, insan olduğumu bile unutmak istiyorum. Kendimi parça            parça, ip ip geriye doğru sökeceğim…” “…Bu benim yok olma alıştırmam olacak…”[8]

İnsan denen yaratık, sindirim, boşaltım ve boşalmadan ibaret çok delikli bir gövdedir, zavallıdır, hiçtir, düşünmek denen eylemi bile, deliklerden içeri sızıntıdır demek için mi?

“…Bedenindeki tüm bu delikler, gözenekler o istemese bile alıp vermeyi sürdürüyorlardı. Bu deliklerini    kapatabilmenin bir yolunu bulabilseydi, bu alma verme işlerinden herhalde kurtulmuş olurdu.”       “…Düşüncelerin, öteki şeyler gibi aynı yerden, bu deliklerden içeri sızdığından kuşkulanıyordu.”[9]

Yolun Apar Topar Sonu

İnançsız, umutsuz, beklentisiz, insan sesinden bile kaçan, var oluşunu ip ip sökme gayretiyle kendini vurduğu ölüm yolunda, yediği ottan salyangoza, toprağa boşalma hallerinden dışkılamasına kadar indirgenmiş canlı oluş halleriyle içli dışlı olduğumuz yitik kahramanımızın yolculuğu bir dağ başında sona eriyor.

Bütün roman boyu dozunu artırarak süregelen anlam yitimini dengelemek ister gibi, kitabın ve yolun sonunda ortaya çıkan gerilla, geçmişe ait, o unutulmuş kavramlardan; hayattan, insandan, halktan ve özgürlükten söz açıyor:

“…Hayat özgür değilse, hayat değildir. İnsan dağa niye çıkar? Özgür değilse çıkar, özgürlüğü için çıkar.       Sen buraya kadar doğrusun. Ama kanımca senin yolun çarpık bir yol olmuştur. Neden? Çünkü tek                başına özgürlük olmaz meçhul adam, ondan. Tek başına kurtuluş olmaz, ondan”[10]

Romanın iletisini, insanca var oluşun artık olanaksız olduğu yargısı üzerine kurup, “su üzerinde durabilen canlılar gibi hafif” değinilerle, toplumsal olan adına ne varsa -Gezi,  HES, mülteciler, iç savaş- hepsine şöyle bir temas edip, romanın sonunda filozofça sözler eden gerilla ile özdeş bir özgürlük halesiyle yolun sonuna vardığımızda,  sis gibi dağılıp gidiyor her şey.

Ama dağılıp gitmeyen biri var romanda. İnsana biçilen bu zavallı rolün tek gerçek karşıtı Doktor Selma. İki küçük kızı için gelecek endişeleri olan, bütün insanca kaygı ve korkularına rağmen, Gezi’de yaralıların yardımına koşan Selma. Şimdi  “o serin, koca dalga” geçip gitmiş bile olsa, en azından “şimdilik böyle” olduğu umudunu taşıyabilen, o dalgada yerini almış, bütün sıradanlığıyla gerçek kahraman Selma. Onun örgütü yok, silahı yok, başında halesi yok ama asla hiçleşmiş değil. Kuşatılmış ve geri çekilmiş belki ama onun içi teslim alınmış değil.

Bir Küfür Payı Olsun Yok Mu?

Dışarıdan kuşatan mevcut gerçekliği, onu mutlak bir yasa kesinliğinde içime mühürlemek, ‘en içeriden olan’ itirazı yok etmek istiyor sanki metin. Son cümleyi okuyup bitirdiğimde adsız adam gibi yorgun duyuyorum kendimi ve sanki bir sivil polis, sindiği köşeden fırlayıveriyor ve bağırıyor: ALIN BUNU! Alın bunu, alın bunu, alın bunu! Tortu biraz buna benziyor.

Ayhan Geçgin, Uzun Yürüyüş’ü esin kaynaklarından biri olarak belirttiği Hüseyin Kıran’a ithaf etmiş.

“Direnen bu varlıktan bütün bütüne nefret ederek onu aşağı attım” cümlesi Hüseyin Kıran’ın ‘Resul’ adlı romanından.

Bir küçük pay olsun yok mu? İnsandan, insan sesinden ve ‘direnen bu varlıktan’  bütün bütüne nefret etmek en son hangi aşamada mümkün?

‘Umut yok, boşa debelenme’ iletisi zaten her yerden taşıyor ve dayatılıyor. İktidar olmuş gericilik, devlet aygıtının bütün araçlarıyla, topyekûn saldırıyorken, bir de onların istediği insan olmanın kodlarını, üstelik muhalif tonda deri altına zerk eder gibi bilinci sakatlayan edebiyat metinleri, hiçlik, anlamsızlık iletisi yayan resuller / peygamberler niye? Dayanaklarımızı kendi ellerimizle yıkıp, en içeriden hiçliğe teslim olmanın edebiyatını içimize sindireceksek, olduğumuz yerde ölelim gitsin. Uzun uzun yürümek niye?

Yoksa bu esin veren ‘hiç varlık’lar, yeni ve zorlayıcı bir bakış açısı getirmek, karanlığı fark ettirmek, buna tepki olarak dilsizleşmeyi önermek ve böylece insan uygarlığını sorgulamak için deneysel bir çaba olsun diye mi yazıldı?  Kim bilir belki  ‘uygarlığı sorgulamak bile büyük laf etmektir’ demek için yazıldılar.

‘Direnmek’ denen kavramın mutlaka içini doldurmak gerek, sözün yaşamla buluştuğu yeri aramak gerek, çürümüş olanı evet yıkmak ve mutlaka yeni bil dil kurmak gerek, buna kimsenin itirazı olamaz ama bunlar, insandan nefretin yolu üzerinde olmayan duraklar ve benim bunca sözümün özü tam olarak şu; eğer bunların bir anlamı yoksa, edebiyatın da yok demektir.

[1] Uzun Yürüyüş, Ayhan Geçgin, Metis, 2016, s.16

[2] Age, s.12

[3] Age, s.20

[4] Age, s.40

[5] Age, s.41

[6] Age, s.15

[7] Age, s.150

[8] Age, s.15

[9] Age, s.48

[10] Age, s.147

Kaynak: Yeni Gelen Dergi’nin birinci sayısından alınmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here