İkisi de gece kaldıkları çadırların önünde bağdaş kurmuş, dağların görkemine kapılmış, bir şeyler düşünüyordu. Henüz güneş doğmamıştı ama çoktan çay için ateşi yakmışlardı. Köpekleriyse hala uyuyordu. İki ağacın arasına kurulmuş hamak, içindeki kitapla birlikte, rüzgarın etkisiyle bir ileri bir geri sallanıyordu. Kuru çam ağaçlarının yanarken çıkardığı sesler, etraftaki kuşların cıvıltısı, kaynayan suyun sesi ikisine de büyük bir huzur veriyordu. Yanan çam dallarının kokusu etrafa yayılırken, ikisi de farklı farklı, kim bilir kimi ya da neyi düşünüyordu. Yavaş yavaş aydınlanan havada, soluk bir hilal belli belirsiz asılı duruyordu.

-Biraz sonra güneş ışıklarıyla birlikte ay iyice solup gözden yitecek. Kimsenin O’na ihtiyacı kalmayacak. Oysa en karanlık zamanlarda, insana o yol gösteriyor.

-Ne saçmalıyorsun yine sabah sabah?

-Aydan bahsediyorum. Güneş doğunca nasıl onu unuttuğumuzdan.

-Ne var bunda? Güneş varken kim ne yapsın Ay’ı?

-Hep Ay Dede deriz ama bence daha çok bir çocuk gibi. Güneşten öğrendikleriyle, O’nun yokluğunda etrafı aydınlatan… Bir öğretmen yardımcısı gibi…

-Evet ve asla büyümeyecek bir yardımcı. En büyük hali bile bir Dolunay.

-Doğru söylüyorsun. Dolunay bile olsan, hükmün Güneş doğana kadar sürüyor. İnsanlar da öyle değil mi? Ne kadar büyürsen büyü aslında her zaman bir çocuksun ya da senden büyük birileri mutlaka var.

-Senin hala bir çocuk olduğun doğru.

-Sen koca adam oldun zaten. O yüzden benimle böyle maceralara gelmek için can atıyorsun. Sıkıcı hayatından kurtulmak için.

-Buna tatil diyoruz. Eğer bir işin olsaydı, bilirdin.

-Ben hayat diyorum.

-Sen hiç büyümeyecek misin Allah aşkına?

-İnsan ne zaman, nasıl anlar ki büyüdüğünü?

-…

-Bazen hiç anlayamaz. Ayrıca büyümek ne demek ki? Sadece yaşlanmaksa, ben farkındayım elbette, hem de her zaman. Fakat olgunlaşmak diyorlar, onu anlayamıyorum. Meyve miyiz biz? Hem olgunlaşan meyve ağırlaşıp düşer. Ben ağaçta kalmak istiyorum.

-Bence bu söylediklerin, gerçeklerden kaçmak için uydurduğun düşüncelerden başka bir şey değil. Sen de farkındasın her şeyin fakat sorumluluk almak istemiyorsun. Çünkü korkaksın.

-Neden ya da neyden korkuyormuşum peki? Güldürüyorsun beni. Benim korktuğum tek şey monoton bir hayat. Senin sorumluluk diye adlandırdığın şey günlük kölelik görevlerinden ibaret.

-Yani senin günlük işlerin yok mu?

-Elbette var ama olmamasını diliyorum.

-Bence hala bir korkaksın.

-Bence sen de fazla olgunlaşıp çürümüş bir bunaksın öyleyse.

-Öyle olsun…

Yanan ateşin etrafına oturup kahvaltılarını yaptılar. Kahvaltı sırasında birbirleriyle göz teması kurmadan, sadece yediklerine odaklandılar ve bir an önce bitirip çaylarının keyfini çıkardılar. Hüseyin eline bir kitap alıp hamağa yönelmişti ki, Özgür seslendi.

-Güneş tepeye çıkmadan yola koyulalım. Yoksa ikimiz de yanarız. Köye kadar yürüyeceğiz unutma.

Çadırlarını ve çöplerini toplayıp yola koyuldular. Köpekleri de uyanıp peşlerinden yürümeye başladı. Dar patikalardan ine çıka en sonunda bir düzlüğe vardılar. İkisi de yorulmuştu. Bir ağacın altına oturup dinlenmeye karar verdiler. Güneş varlığını hissettirmeye başlamıştı. Ay ise hala, ben de buradayım, diyordu. Kısa bir moladan sonra yeniden yola koyuldular.

Yaban çiçeklerinin kokusu, genizlerini yakacak kadar yoğundu. Güneş omuzlarını kavuruyor, terler içinde kalsalar da yola devam ediyorlardı. Esmer olan ıslık çalıyordu yavaş yavaş. Kısa süre dinledikten sonra diğeri de eşlik etmeye başladı. Önlerinde yürüyen kangal cinsi köpek, kuyruğunu dikmiş, etrafı dikkatlice süzerken, sıcaktan bir hayli etkilendiği de yüzünden okunuyordu. Özgür, ıslık çalmayı kesti.

-Sen de sıkılıyor musun bazen?

-Neyden?

-Ne bileyim. İşten, hayattan…

-Elbette.

– Ne yapıyorsun peki sıkılınca?

– Tatile çıkıyorum.

– Geçiyor mu sonra?

– Geçiyor.

– Benim her günüm tatil ama yine sıkıldım.

Yeniden ıslık çalmaya başladı. Tarlaların arasındaki yolda ne kadardır yürüdüklerini unutmuşlardı. Fakat susuzluk ve sıcak, saatlerdir yürüdükleri hissini uyandırıyordu. Köydeki bazı evlerin bacalarından dumanlar yükseliyordu. Bu evlerde, köyün en yaşlı nineleri yaşadığı için, hava ne kadar sıcak olsa da, sobalar yanardı. Esmer olan, dumanlara dalmış yürürken, kışın beyaz, yazın kızıl tenli olan Hüseyin sessizliği bozdu.

-Sen değil miydin buraya gelmek isteyen? İstanbul’u bırakıp buraya geldin. Köyünde, yeşiller içinde yaşıyorsun. Neden sıkıldın şimdi?

-Ne bileyim. Sıkıldım işte. Bir şeyler eksik.

-E, ne yapacaksın?

-Eve gidelim de, düşünürüz.

Yürümeye devam ettiler. Kangal ara sıra gruptan ayrılıp yolu kontrol ediyor, sonra tekrar gelip iki gencin önünde yürüyordu. Boynunda tasması yoktu. İstese, kaçar giderdi. Bir daha da dönmezdi ama alışmıştı bu köye. Karnı doyuyordu ve yaptığı zor bir iş de yoktu. Üç-beş koyuna sahip çıkmak, geceleri yabancılara havlamak da onun için sıradan şeylerdi.

Sonunda köye ulaştılar. Kangal, arka ayaklarının üzerine kalkıp, köy merkezindeki oluktan kana kana suyunu içti. İki genç, avluya yüklerini bırakıp, oldukları yere uzandılar.

– Şehirdeki işleri mi tercih ederdin?

-Hayır tabi ki. Burada vücudum yorulsa da ruhum dinleniyor. Ayrıca kimseye de bağlı değilim.

-E neden sıkılıyorsun o zaman?

-Aylardır aynı şeyleri yapıyorum. İstanbul’a bir geceliğine de olsa dönüp, güzelce dağıtmak geçiyor içimden.

-Seni tutan yok.

-Gidersem geri dönemeyeceğimden korkuyorum. En azından emeğimin karşılığını göreyim. Hasada ne kaldı şurada…

-Hasattan sonra peki?

-Allah kerim.

-Hangi Allah?

İkisi birden gülümsedi. Duyan oldu mu diye etrafa bakındılar. Kimsecikler yoktu.

Sobalı odaya geçtiler. Esmer gencin babaannesi, sobanın kenarında kıvrılmış uyuyordu. Beyaz bir kedi de hemen yanı başındaydı. İki genç birlikte yemek hazırlığına koyuldular. Biri çay suyunu sobanın üzerine koyarken diğeri sofrayı kurdu. Her şey hazır olunca babaannesini uyandırmak için omzuna dokunan Özgür, o an bir şeylerin yolunda olmadığını hissetti. Babaannesini omzundan tuttu, sırt üstü yatırdı. Zayıf vücudu Özgür’ün kolları arasında öylece duruyordu. Yaşlı kadını yatağına yatırıp dışarı çıktı ve köyün imamını aramaya başladı. Bu sırada köydeki insanlar da haberi alıp eve doluşmuştu.

İmamla birlikte Özgür geri döndüklerinde her şey yerli yerinde, bıraktığı gibi duruyordu. Özgür, hasat vaktini düşündü. Çok az kalmıştı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here