“Gerçek anlamda altüst edilmiş dünyada doğru, bir yanlışlık anıdır.” Guy Debord

Küçük İskender’in şiirleri ile tanışıklığım İskender’i Ben Öldürmedim’le olmuştu. Daha sonra, “De Gülüm” şiirini bir dergide okumuş, beğenmiştim. Ayrıntılı baktığımda, hâlâ o şiirin beni etkilediğini görürüm. Kerem ile Şule’nin Ayrılık Senfonisi’nin son bölümünün son şiiri “De Gülüm.”:

de gülüm! De ki: bitmiştir umut, bitmiştir

sevgi, bitmiştir güven! güven bana gülüm!

sana bitmemişliği öğretecek, tattıracaktır

hasretten-hakikatten- ten değiştiren yüzüm! göreceksin gülüm! bekle!

O günden (80’ler) bugüne ne çok şey değişti; toplumun gözlerine çekilen sis perdesi, her şeyi, herkesi, bütün ayrımları bugün daha da belirginsizleştirdi. Herkes bir rüzgâr tutturmuş, dönem nasılsa ona uygun yazıyordu. 70’lerde “solcu”, 80’lerde “daha az solcu”, ve bugün “görünürde solcu!” Bu sis perdesinin uyarısı, 80’lerden daha önce verilmişti elbet. Bugünse küçük İskender’in Behçet Necatigil ödül haberinin yine her zamanki gibi sessizlikle karşılandığını fark ettiğimizde, bunun “körler sağırlar birbirini ağırlar” edebiyatının doğal sonucu olduğunu bir kez daha derinden görüp hissettik. Bu durumu kanıksadık mı? Gerçek şu ki Türk edebiyatında nasılsa, ödüller bayrak töreni gibi aynı kişiler arasında el değiştirir. Günümüz şiiri, ölecekse eleştirisizlikten ölecektir. Yazan gençlerin kaçması gereken asıl tehlike ise, ödül alan kişilerin izinden giderek o sesleri taklit etmeleri, giderek kendi seslerini tamamen kaybetmeleridir. Çünkü bir reklam yüzü olmaya özenen, en fazla daha “düşük bir reklam yüzü” olarak kalır. Kaçınılmazdır bu.

Küçük İskender, Şiirde Reklam ve Reklam Kuşağı Şiirleri

Şimdi Reklamlar!

Edebiyatın geleceği için şu saptamaları yapmamız gerekir. En çok da sorumlu olduğumuz bu gelecek için…

  1. küçük İskender bugün aslında bir reklam yüzüdür. Şimdiye kadar getirilen eleştirilerde belki de en çok göz ardı edilen nokta buydu. Yüzeyde başarısız, mutsuz, bohem bir görünüm sergiler, ama aynı anda Akbank sanat günlerinde de, barlarda alternatif mekânlarda da Doğan Hızlan’lı ödül törenlerinde yer alabilecek bir potansiyeli vardır. Varlık’ta, Bavul’da, daha ne çok birbirinden farklı şiir anlayışlarına, dünya görüşlerine sahip şiir dergisinde aynı anda yazabilir ama en önemli koşul, yazdıkları, reklamlar gibi kolay ve hızla tüketilebilir olmalıdır. Fakat aynı zamanda en “yeraltı”,“itirafçı”,“isyancı”, “solcu” nedense yine aynı kişidir. Edebiyat dünyasıyla, Doğan Hızlan ve şürekâsıyla iyi anlaş, edebiyat dünyasının haksızlıklarına, kayırmalara kollamalara karşı hiçbir tavır gösterme ama yazdıkların, “isyancı”, “yeraltı” “bohem” olarak nitelendirilsin. Hiç bedel ödemeden solcu olabilmek bizim ülkemize hastır ne de olsa!
  2. küçük İskender’in şiirlerinde belirli bir şablon vardır. Yan yana dizdiğimizde birbiriyle hiçbir bağlaşıklığı olmayan özne ve nesne’leri bir arada, gelişigüzel, hiçbir mantıksal bağ kurmadan kullanmak. Ortaya döküldüğünde farklı olabilir, ama bu farklılık şiire değil, saçmalığa ait bir farklılıktır. Birkaç iyi şiirin gerisi, bu tür mantıksızlıklarla örülmüştür. Dahası bu mantıksızlık tutulmuş, taklit edilmiştir. Şu bir gerçektir ki küçük İskender’i taklit edenler küçük İskender’in şiir düzeyi olarak çok çok gerisindedirler. Şiirlerindeki mantıksızlık, ne yazık ki “itirafçı şiir”den, “yeraltı” şairlerinin de belirli bir bilinçle ördükleri mantıksızlıktan farklıdır. Postmodern şiirin de kendi içinde bir mantığı vardır. Bu şiir, postmodern olarak nitelendirilemez.
  3. küçük İskender’in kendini daima iktidarda tutan, aslında erkek egemen dil diyebileceğimiz bir söylemi barındıran pek çok şiiri vardır. Ama bu piyasanın başını çekenlerce hiçbir şey fark etmemektedir. Ne de olsa o, barlar sokağında ne yazsa gider! Edebiyatın dişilliği üzerine onlarca sayfa yazı yazan, dosya konusu oluşturan edebiyat dergileri, akademik çevreler, şiir, edebiyat söz konusuysa bu konunun nedense uzağındadır. Edebiyat alanında sıkça gördüğümüz şey budur: Tehlike gördüğün yerden kaç! Asla hesaplaşma!
Gülten Akın

Bir şairin duruşu ne olmalıdır? Duruş derken neyi/neleri kastederiz? Duruş derken söz ettiğimiz, şairin yaşantısının bohemliği ya da tutuculuğu değildir. Şair, kişisel yaşantısında “çok bohem”, “kötü” hatta “serseri” olabilir. Önemli olan, şairin şiire karşı sorumluluk hissede bilmesidir. Gülten Akın’ın da dediği, “Bizim yeğlediğimiz sanat, dünyayı emeğiyle değiştirenlerin onsuz edemeyeceği bir sanat”tır. Dünyayı değiştirmek istiyoruz. Günümüzde edebiyat, siyasi ortamdaki çürümeden rant elde eden bir edebiyattır. Öncelikle bunu saptamak gerekir.

Şair duruşu değişmiş, reklam yüzü olmak yaygınlaşmıştır, demiştik. Şair artık bir “piyasa ürünü”dür. Önemli olan şiirini pazarlamak, şairin de bu pazarlamayla birlikte pazarlanmasıdır artık. Neredeyse şair, ilişki yürütücü, ara bulucu, tanıdık önerici’dir, bu ortamda. Böyle bir ortamda bir şablon tutturmak, şiir için yeterlidir. Behçet Necatigil ödüllü Mayıs Giremez adlı kitabı bize küçük İskender’in genel olarak şiirlerinde saptadığımız bu şablonun varlığını bir kez daha gösterdi. Hep belirli bir şablonla, birbiriyle bağdaşmayan özneler ve nesneler topluluğuyla yazılmış şiirler… Yine onlarca edebiyat dergisinde bu şablonla kurgulanmış, yumağa çevrilmiş şiirler okuyoruz. Diğer kitaplarında daha belirgin olmakla birlikte bu kitapta da bu şablon hâkim. Üstelik Behçet Necatigil şiirinden de uzak. Ödüller açısından bu konunun pek fark ettiğini sanmıyorum.

“Gerçek dünyanın basit imajlara dönüştüğü yerde, basit imajlar gerçek varlıklar ve hipnotik bir davranışın etkili motivasyonları hâline gelir (…) Gösteri, insanların etkinliklerine tabi olmayan, insanların yapıp ettikleri tarafından yeniden ele alınamayan ve düzeltilemeyen şeydir. O, diyalogun karşıtıdır. Bağımsız temsilin olduğu her yerde gösteri kendini yeniden yaratır.” demişti Gösteri Toplumu’nda Guy Debord. Her şey gibi şairin imajı da satılıktır artık. Şiir, edebiyat etkinliklerinde biranın yanında tüketilen meze gibi geçici bir şeydir.

 

küçük İskender Şiirinde Şablonlar, Sözcükler ve Yumaklar

küçük İskender, birbiriyle bağdaşmayan özne ve nesneleri bol bol kullanıyor. Her dize, sonunda gelip iktidar bakışının kapısına dayanabiliyor bu durumda. Mesela “ölüm”, “hürriyet” gibi asal kavramların arkası basit bir şekilde getiriliyor. Şiirin asıl öğesi olan bir beyaz fayans, ardından gelen boşlukları doldurmak için küçük kırmızı tuğlaya benzer öğeler neredeyse çoğu şiirinde var.

Yine de kabul, Mayıs Giremez kitabını bağdaşım yönünden diğerlerinden daha başarılı bulduğumuzu söylemeliyiz. Gezi parkı, Akkuyu, çatışmalarda ölenler bu şiirlerin konusu. Mayıs, Gezi parkı ile ilişkilendirilmiş. Fakat bunlar konu olmaktan öteye gidemiyor küçük İskender’in şiirlerinde. Onlara karşı hiçbir şey söylemiyor küçük İskender. Devletin, ölümün, acının üstünden atlayıp geçiyor. Özneler, nesnelerle, tümleçler öznelerle genellikle bağlaşmıyor.

“Esneyen bir çocuğun ıslak bakışları gibi (nesne) hürriyet (özne)

Sürekli kendi bedenine öten horozlar gibi (nesne) kırmızı vapurlar (özne)

Sürekli kendi bedenine kabaran hindiler gibi (nesne) haylaz bir deniz

Balıklar balıklar balıklar kıpır kıpır kalabalıklar (nesne) tüm meydanlarda (özne)

Sürekli kendi bedenine yükselen sevgililer gibiyiz (nesne) biz de (özne)”

(Onların Efsanesi, Mayıs Giremez, s.10)

Bu özne ve nesnelerin yerine her kavramı (soyut ya da somut) koyabilirsiniz… Birinci dizede özne değiştiğinde şiirde neler olduğuna bakalım. “Esneyen bir çocuğun ıslak bakışları gibi aşk” “Esneyen bir çocuğun ıslak bakışları gibi yalnızlık” “Esneyen bir çocuğun ıslak bakışları gibi ölüm…” Yerine her şey geçebiliyor ve bu özel kullanımın bir anlamı bulunmuyor. Hürriyetin içi doldurulmuyor. Ya da “Devlet Öldürme Töreni” şiirindeki şu dizeler:

“Ölüm evden çıktı ve kendisinden bir daha haber alınamadı evlat

diye başlardı sevdiğim kitaplar

Şimdi toz, küf, söz, kavga hepsi”

(“Devlet Öldürme Töreni”, Mayıs Giremez, s.12)

Jean Paul Sartre

Yine “ölüm” yerine “aşk, yalnızlık, umut” hangi sözcüğü getirirsek getirelim şiir için fark etmeyecektir. “Kimi Arasam Hepsi Öldürülmüş” şiirine bakalım. Şiirde, “Özür dilerim cümlesi ise yorgun hafızamda müebbet yatmakta” Özür dilerim cümlesi, bir hapishane mi bu durumda? Ya da “Kayıp Düşen Kol” şiirinde, “bir dedikodu gibi yayılıyor hastanede aşk / gibiyiz tüm müdahalelere rağmen / kaybedilirken sadakat ve intikam // Felç inmiş ağaçlar kadar hürüm şimdi” dizelerinde ağaca felç inmesi? Ağaç doğada hareketsiz duran bir canlı. Buradaki “ağaç” yerine her şeyi getirebiliriz bu durumda. “Felç edilmiş lamba kadar hürüm” desem de yine bir şey değişmeyecektir. “Akkuyu’nun Çocukları” şiirinde “Kısa sürede elden teslim edilmesi gereken bir paket adeta dünya” “Yağmur, hüznün telefon numarasını vermiyor” dizeleri. Dünya ve paket, yağmurun hüznün telefon numarasını vermesi, birbiriyle bağdaşmıyor. Bu mantıksızlık, aynı kalıpta milyonlarca şiirin kolaylıkla yazılabilmesine olanak tanımaktadır. Bu mantıksız düzenleme, imgeyi de alt üst etmektedir. Çünkü imge, duyumsanıyor olandan, tahayyül alanından bağımsız olamaz. “İmge duyumdan ayırt edilemez.” demişti Sartre. “Bilinçte imge olmadığı gibi olmayacaktır da. Ancak imge, belirli bir bilinç türüdür. İmge bir şey değil, bir edimdir. İmge bir şeyin bilincidir.” Duyumsayamadığımız, tahayyül edilemeyen bir şeye imge demek olanaksızdır. Algımızı açmayan, farklı düşünme olanakları sunmayan bir söylem de imge ya da şiir olmanın uzağına düşecektir, kaçınılmaz olarak.

Mayıs Giremez’de boşlukların doldurulmadığı, şiirsellik yaratmak için özne ve nesnelerin gelişigüzel kullanılmadığı durumlarda, mesela “Fas Planları” adlı şiirde daha net bir sese varıyoruz.

“Her şehirde istersem denize inerim ben

Şu teknenin altı hep balık, bununki hep yosun

Kimse bilmiyor yüzmeyi hangi okyanusta öğrendim

İçin bilinç altını sevmem ondan

Sıcakta buz gibi vişne suyuna asla hayır demem

İçin seni sevmem ondan.”

(“Fas Planları”, Mayıs Giremez, s.53)

Bu dizeler de “Mutluluk Hazır’ol’da Durmaz” şiirinden. Yine soyut kavramın, öznenin nesnelerle gelişigüzel ilişkilendirilmesi söz konusu. Mutluluk özne, varılacak hedef, yine “hazır’olda durma”nın yerine her şey geçebiliyor. “Koşup saklandığım bir konak var / Terk edildiği için tüm odaları aydınlık hâlâ / düşmüş, gürültüyle patlamış avizeler / gibi orada telaşlanan kainat” “Pencerede Çırılçıplak” adlı şiirde “Geceyi bile askere alır bu medeniyet / O nedenle sabahlar arkadaş bildiğimiz hürriyetler”

Şiir, yaşamı örüntülerken, bunu sözcüklerle yapar. Girişimin esas aracı sözcüklerdir. Melih Cevdet Anday’ın, “Umudumuz sabrın tutamadığı ırmak / Umutsuzluğumuz insan kalmak içindi”, Edip Cansever’in, “Ölüm diye bir şey yoktu ki Hilmi bey / Var mıydı? / Yüzümde bir şeyler aktı aktı / İçim de menekşelendi Hilmi Bey / Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / Hiçbir yere gitmiyor.” Gülten Akın’ın, “Bir roman kadar uzun bu tümce / -Sonra işte yaşlandım.” dizeleri bu açıdan önemlidirler ve yarın da önemli olacaklar. Bu dizeler, imgeyi hem görsel hem de felsefi olarak karşılamaları bakımından da güzeldirler.

küçük İskender şiirinde bu akışı nadiren görebiliyoruz. Bazen neredeyse konuşur gibi, hikâyeler gibi yazıyor. Fakat akış yine de kesintiye uğruyor. “Eski Bir Televizyon Dizisi” şiiri gibi. Şiirin ilk dizeleri şöyle:

“Evet kollarımda öldü o benim

Yani kollarımın içindeydi ellerime varamadan öldü

Gürültülü damarlarda eski bir televizyon dizisi gibi

Herkese esnaf her şeye memur her defa mağdur

Aşk, şiddet ve entrika adına

Kaçıncı bölümde öldü işte onu hatırlamıyorum”

(“Eski Bir Televizyon Dizisi”, Mayıs Giremez, s.31)

Bu şiirdeki dizelerden birini seçsem, “Herkese esnaf her şeye memur her defa mağdur”u seçerdim. Kesinlikle çok iyi bir dize. Bu kitapta yer alan bence en güzel dize. Belki de küçük İskender’in kendisini anlatan en iyi dize bu. Şiirde dışarıda çatışma vardır, kavga eden insanlar vardır, şiirin öznesi içerde televizyon dizisi izlemektedir. “Salonda sıcacık gecede televizyon dizisi izlemek niye” diye sorar. Bu şiirin bana hissettirdiği kendisiyle, yine de kendisiyle yüzleşebilen bir şiir olduğu yönündeydi. Yine “İllegal Doğa”da, “Dışarı it içindeki yeryüzünü / O zaman bir sebep bulacaksın telkine”; “Ben Senin Adını Hiç Hatırlamadım” şiirinde, “Ne kadar istesem de bir bisiklet almadı babam / Binip kaçacağım şeyleri hep geç yağan yağmurda buldum”; “Orhan Veli’nin İlk Aşkı” şiirinde ise “Gülsen şehrin bütün meydanları aydınlanacak” dizesi kitapta işaretlediğim birkaç güzel dize… Bu dizelerin üstünden gitse, başka bir şiire ulaşacaktır. küçük İskender’in bu kitabında genel olarak her şeyin üstünden şöyle bir atlanıp geçilmiştir, ele alınan meselelerin, imgenin ve daha pek çok şeyin. İşçiler birer nesnedir bu şiirlerde, Gezi parkı sadece oradaki isyan kadardır, arka planı, yoksulluk, işsizlik, “trajik olan” yoktur. Coşku sadece ’nda kalır, oradan bir yere gitmez. İşçilerin kendi sesleri, dilleri yoktur. İşçiler uzaktadır. Yapılacak her şey meşrudur artık. İsyan eden gençler ancak tekil olarak vardırlar. Ev, sadece tuğla parçalarından ibarettir. Temeli, öncesi, sonrası yoktur. An’da sıkışılmış kalınmıştır.

“Siz de öldürmüşsünüzdür birini mutlaka

Her hatıra kirli protein

Her dönüşmede su ve yağ var ipuçlarında

İşçilerle konuştum – onlar

artık kullanılmayan telgraf direkleri

uzun, ince, terk edilmiş ama bağlı birbirlerine

bakırları çalınmış teller adına

suskun, kendince farkında ama

hâlâ iddialılar karanlık hakkında

böyle bir ideoloji aracılığıyla inanıyorlar hayata”

(“Escher’in Merdiveninde Cinayet veya 12 Sekans Cinayet”, Mayıs Giremez, s.125)

Bütün bu algı içerisinde “mermer dudaklı bir kadın gibi uzanırdı kış” gibi bir cümleyi bile dize olarak yazdığımda bile dize yazmış oluyorum. “Boş bir parfüm şişesi gibi uzanırım hayata” “Korkulu bir DNA bırakırım kapı eşiklerine.” “Dramaturjik bir hatayım bebeklerin dillerinde.” Ya da “Mutlu bir perşembe gibi al aldım, boyalı bir bahar artığı.” “Öksüz bir saç spreyiyim hayatın postişlerine sımsıkı tutunmuş kalmış” dediğimde bunlar artık birer dizedir. Ne dersiniz? Olamaz mı? Ne de olsa artık ne yazılsa gitmektedir. Günümüz edebiyat dünyasında ne yazıldığı değil, kimin yazdığı önemlidir. Bu sadece küçük İskender’e ait bir sorun da sayılmaz.

Ah Bizim Duruma Göre Değişen Feminist Yanımız! Ah Bizim!

Her okuyuşumda düşünürüm. Feminist açıdan incelemeler, şiirde kadın dili, kadın söylemi incelenirken neden bu şiirler es geçilir? Dil meselesini nereye oturtmalı? Bu tutuculuk ve otosansürden nasıl bir feminizm çıkar? Bu olası mıdır ya da? Bu konunun yöntemli bir şekilde ve daha uzun tartışılması gerekir. Ancak şimdilik, savımızı destekleyen birkaç örnek üzerinden gidelim.

“Eğilip çocuk öpmektir sinirlerin gerilmesi,

taksitleri ödenmemiş, aptal solcu bir kadının

artık yolunmuş göğüs uçlarından

uzak ülkeler emmek. Bir Sırp sevmektir.

(…)

(“Damardan”, Teklifsiz Serseri, s.51)

 

“Yeni kirletilmiş küçük bir kız çocuğu

gibi terliyor elindeki falçata; küçümsenen

yanları da var vuruşmanın ve ölmenin, hem de

henüz hiçbir ipucuna ulaşamamışken terk edilmek.”

(“Son Dakika Ayrılığı”, Lezzetli Tümörler Lokantası, s.75)

 

“SENİ

HARCARIM ŞULE

Beni bilirsin. Hem de

İYİ BİLİRSİN!

kız! kendi ellerimle toprağa gömerim

topluma gömerim seni… BİLESİN!”

(“Kerem ile Şule’nin Ayrılık Senfonisi”, Gözlerim Sığmıyor Yüzüme, s.87)

 

“Hafta başları sarışınlarla sevişeceksin

Öyle emretmiş et”

(“Sevişmeyi Unutmuşlar Müzikali”, Mayıs Giremez, s.101)

“Yeni kirletilmiş kız çocuğu”, “aptal solcu bir kadın”, “toprağa gömülen kadın”ın, “hafta başı sarışınlarla” tamlamalarının şiirde kullanılmasının günümüz edebiyat dünyasında bu tartışmalar içerisinde hiçbir sakıncası yoktur. Ne de olsa feminizme evet, ama “bazı durumlarda” ve “akademik çevrelerde” olursa!

Örneklediğim şiirlerdeki ataerkil söylem, pek kimseyi rahatsız etmemektedir. Şiirlerin bütününe bakmak gerekirdi elbette. Ama kullanılan kavramlar, sözcük seçimleriyle de şiire bakmak durumundayız. küçük İskender birbirine benzer şablonla binlerce şiir yazar ve yazdığı her şeyi yayımlamaktadır. Şimdilerde günlükleri çıkıyor Waliz Bir serileri olarak, Can Yayınları etiketiyle art arda. Bu kadar çokluktan şiir çıkmıyor. Bunun günümüz reklam koşullarında bir önemi yok. Ne de olsa artık her şey reklamlar kadar kısa ömürlü.

Bütün bu söylediklerime ne diyeceksiniz? “Meyve veren ağaç taşlanır” mı yoksa? O meyvelerde bizim gözümüz, meyvelerini yiyesimiz yok. Hiç olmadı ve olmayacak da. Şiir yazan gençlerin kendileri olabilmelerinin yolu da o bağları, o meyveleri, o ilişkileri, o ödülleri, taklidi, ilişkileri tümden terk etmeleri ve reddetmelerinden geçiyor. Edebiyat dünyasının uysal çocukları olmayı reddetmelerinden. Bu şiirler, “yeraltı” ya da “itirafçı şiir” kabul edilemez. Edilmemelidir. Yeraltından görünüp, ödüllerle ve haksızlık erbaplarıyla ilişkileri hep iyi tutan, bataklığa, ölü bir edebiyata razı olan, ne kendilerine ne de başkalarına karşı eleştirel olabilmiş bu aklın evreninde, “yeraltı” yalnızca bir maskedir çünkü…

Sözümüzü, aslında küçük İskender için değil, çeşitli ilişkilerle şair olmaya çalışan, bu tür ilişkilerden şiire zaman bulamayan gençler için Shakespeare’in ünlü 66. Sone’sinin şu dizeleriyle bitirelim.

“Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.”

OKUMALAR:

Guy Debord, Gösteri Toplumu, çev. Ayten İpekçi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2006

Jean Paul Sartre, İmgelem, çev. Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, İstanbul, 2006

Gülten Akın, Şiiri Düzde Kuşatmak, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1983

Küçük İskender, Mayıs Giremez, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2016

Küçük İskender, Teklifsiz Serseri, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2006

Küçük İskender, Lezzetli Tümörler Lokantası, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2007

Küçük İskender, Gözlerim Sığmıyor Yüzüme, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2011

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here