Bu kısa yazı bir Safranbolu gezi rehberi değil; bir tarihçinin Safranbolu üzerine gözlemleri ve düşüncelerini içermektedir. Burada ana sorumuz şöyledir: Safranbolu bir minil (mikro) tarih biçiminde okunabilir mi? Safranbolu, Osmanlı İmparatorluğu’nun birtakım esaslı sorunsalları bağlamında bir minil yansıması biçiminde görülebilir mi? Osmanlı iktidarının genel politikaları yereli, burada özel olarak Safranbolu’yu nasıl etkilemiştir?

Safranbolu coğrafyası göz kamaştırıcı görünüyor, kanyonlar ve vadiler üzerine kurulmuş şehir, mimarisiyle dikkat çekiyor. Yapılarda kullanılan taş ve ahşap malzeme bölgenin doğal unsurlarından sağlanmış, mimari ve işçilik bölgenin ürünü olmuştur. Yani Safranbolu dışarıdan usta getirmemiş, ustalarını şehirde yetiştirmiş bir yerleşim bölgesi olmuştur. Bölgede yer alan akarsular, kanyonlar, vadiler insan yerleşimi için olanaklar sunmuş, anlaşılan eskiçağdan beri bölgeye yerleşim gerçekleşmiştir.

Roma, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinde süren yerleşimlerin ardından, 17-20. yüzyıllar arasında şehir, İstanbul-Sinop arasındaki ticaret yolu üzerinde bulunması ve konaklama-ticaret merkezi olması, devlet adamları çıkarması, safran bitkisinin yetiştirilmesi ve satılması, demircilik ve yemenicilik ile fırıncılık (Safranbolulu fırıncılar, İstanbul’da özellikle 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren neredeyse bir tekel kurmuşlar) gibi faaliyetlerle zenginleşmiş, kendi içinde bir zengin tabakası ortaya çıkarmış,  bölgenin yörük aşiretleri de yerleşik yaşama uyum sağlamış, kendilerine Safranbolu tarzı konaklar inşa ettirmiş, kasabanın gerisinde kalmamıştır. Söz konusu zenginliğin ilk yansıdığı mekânlar ise konaklar olmuş, şehrin hali vakti yerinde aileleri konaklar inşa ettirmiş, içleriniyse şehrin ustaları tarafından yapılan çeşitli zanaat ürünleri veya İstanbul’dan getirilen ürünlerle donatmıştır.

Cinci Hoca’nın Yükselişi Ve Düşüşü

cinci hoca deli ibrahim ile ilgili görsel sonucuOsmanlı döneminde Taraklıborlu veya Borlu biçiminde adlandırılan kasaba, XVI. ve XVII. yüzyıllarda bölgede yetiştirilen safran adıyla anılmış, Zaferanborlu/Safranborlu biçiminde adlandırılmıştır. XV. yüzyılda Candaroğlu Süleyman Bey tarafından bir cami ve medrese yaptırılmış, bu yıllarda kısa bir süre Osmanlı hakimiyetine girmiş, ardından yeniden Candaroğlu egemenliğine geçmiştir. 1519 yılında Osmanlı idaresinde görülen Borlu, tahrir (sayım) defterine göre Taraklıborlu biçiminde adlandırılmakta, bu isim bölgeye yerleşen Türkmen Yörüklerden gelmekteydi. Bu yıllarda kasabada, dokuz Müslüman bir Hıristiyan toplam on mahalle bulunmakta, bir yüzyıl sonra Kâtip Çelebi buradan söz ederken Cinci Hocanın bir hanının da olduğunu ifade etmekteydi.[1] Cinci Hocanın hikâyesi kasabanın nasıl han ve hamam kazandığının ve zenginliğinin de anlatılabileceği bir hikâyeye dönüşmüştür.

Cinci Hüseyin Efendi veya Cinci Hoca, Sultan Deli İbrahim’in (1615-1648) hocası olmuş, ilk eğitimini babasından almış, zamanla sihir ve efsunlar öğrenmiş, okuyup üflemeye başlamıştır. Ünü yayılınca Deli İbrahim’im iktidarsızlık ve asabiyet tedavisi için görev almış, sultanın iktidarsızlığını üfleyip uçurmuş[2], bu hizmeti karşılığında kendisine dayalı döşeli Mahmut Paşa Camisi yakınında bir konak tahsis edilmiştir. Saray içindeki muhalefete rağmen sultan tarafından takdir edilmiş, nihayet Anadolu Kazaskerliğine kadar yükselmiş, Galata kazası da kendisine arpalık verilmiştir. 1647’de görevi kötüye kullanmaktan konağından çıkarılmış, ardından İzmir’e sürülmüştür. Deli İbrahim’in ölümünün ardından, yeni padişahın tahta çıkması dolayısıyla, cülus için kendisinden borç istenmiş; ancak cimriliğinden razı olmamıştır. Sadrazamın isteğiyle evinden saraya getirilmiş, yeniden para istense de yine reddetmiş, bu halde, evinde arama yapılmış ve sandıklar dolusu altın ile fazla fazla samur kürk bulunmuştur. Cellât Kara Ali’nin işkenceleri neticesinde serveti ele geçirilmiş, cülus bahşişi biçiminde dağıtılmıştır. Cinci Hoca hakkında sürgün kararı verilmişse de bir süre sonra İstanbul’a dönmüş; ancak burada iktidar karşıtı yaydığı dedikodular ve yeni sultana karşı darbe girişimiyle itham edilerek 1648 yılında öldürülmüştür.[3]

Cinci Hocanın hikâyesi bir yanıyla Osmanlı dünyasında zenginliğin hikâyesi olmuş, bir yanıyla da iktidar mücadelesinin sonuçlarını göstermiştir. Cinci Hocanın iktidara giden yolu, ilmiyle gerçekleşmiş, sihir, büyü yapabilmesi, efsunlu olması, okuyup üflemesi çağın ilmi yaklaşımında geçerli kabul edilmiş, bu kanalla sultanın çevresinde kendisine bir yer tutabilmiştir. Kazaskerliği sırasında etrafında bir kadro meydana getirmiş, devlet içinde yapılanmış, hatırı sayılır bir servet elde etmiş; ancak Deli İbrahim’in ölümü, onu, en güçlü dayanağından yoksun bırakmış, iktidardan düşmesi servetini de kaybetmesine sebebiyet vermiştir. Cinci Hoca, servetinin bir kısmını memleketine yatırım biçiminde değerlendirmiş, cami veya medrese yaptırmayıp, parasına para katacağı, bugün Cinci Han, Cinci Hamam adıyla anılan bir han ve hamam yaptırmış, kasabanın en önemli konaklama merkezini inşa etmiştir. Cinci Hocanın hikâyesi, Osmanlı dünyası için bir yükseliş ve düşüş hikâyesi olmuş, bu ilişkiler tamamen kişisel düzeyde ve patronaj ilişkileri bağlamında işlenmiş, Osmanlı tarihinin minil bir portresini sunmuştur.

Yunan Alfabesiyle Türkçe Kitabe 

Taraklıborlu 1897 salnamesine (yıllık) göre, üretim, ticaret ve konaklama merkezi olmasının katkılarıyla bir hayli büyümüş on sekizi Müslümanlara, dördü Hıristiyanlara ait olmak üzere yirmi iki mahalleye ulaşmıştır. Kasabada bu yıllarda aşağı yukarı 2 bin Müslüman evi, 2 yüz elli Hıristiyan evi vardı. Kasabanın Hıristiyanları, Karamanlı Hıristiyanları hatırlatmakta ve bu kişilerin etnik kökenine dair, Türk veya Rum olduklarına dair, tartışmaları beraberinde getirmektedir. Tahrir kayıtlarında Hıristiyanların isimleri çoğunlukla Türkçe isimlerdi ve Dursun, Alagöz, Pazarlı, Bahşi, Arslan, Balı, Şirin, Paşalı, Köseli gibi isimlere rastlanmaktaydı. Bu isimlerle birlikte Hıristiyanlar sadece Türkçe biliyor, kiliselerinin kitabesini de Yunan alfabesiyle Türkçe yazıyorlardı. Hıristiyanlar, Safranbolu’da daha çok Kıranköy, Karaman Çukuru, Bağlar çevresinde oturmuşlar, duvarcılık, marangozluk, demircilik, kunduracılık gibi zanaatlarla uğraşmış, 1924’ten sonra gerçekleşen mübadeleden sonra bu işlerdeki eksiği gidermek için meslek kursları açılmıştır. Yani Safranbolu konaklarını inşa edenler burada sözü edilen Hıristiyanlar olmuştur. Müslümanlarsa ticaret, hayvancılık ve tarımla meşgul olmuşlardır.  1897’de kasabanın toplam nüfusu 8 bine ulaşmış, bu nüfusun 2684’ünü Hıristiyanlar meydana getirmişti.[4] Safranbolulu Hıristiyanlar, muhtemelen Türk veya Türkleşmiş Hıristiyanlar, Karamanlılar gibi 1924’te gerçekleşen mübadele ile yurtlarından gönderilmiş, görüldüğü gibi mübadele tamamen dini esaslara bakılarak gerçekleştirilmiştir. Hıristiyanların kilisesi, Aziz Stefan ise mübadelenin ardından camiye dönüştürülmüş ve Müslümanlara tahsis edilmiş, Ulu Cami ismini almıştır. Safranbolulu Hıristiyanların hikâyesi de Osmanlı tarihinin minil bir hikâyesi olmuş, iş bölümü geleneksel bir biçimde gerçekleşmiş, marangozluktan demirciliğe Hıristiyan ustalar Safranbolu’yu inşa etmiştir.

Kasabanın dışında yer alan önemli bir yerleşim merkezi Yörük köyü olmuştur. Daha önce bu bölgeye geldikleri anlaşılan ve Karekeçili aşiretinden oldukları ifade edilen Yörük köylüleri veya aşireti, 16. yüzyılda Osmanlı idaresi tarafından vergiye bağlanmış ve kendileri için Safranbolu’da Yörükan-ı Taraklıborlu adıyla bir kaza meydana getirilmiştir. Bu aşiret üyelerinin eskiden Bektaşi oldukları ileri sürülmüştür.[5] Bu tezi desteleyen unsurlar arasında köy mezarlığında bulunan mezar taşlarında yer alan Bektaşilik ile ilgili atıflar, Bektaşi mezar taşı başlıkları[6], köy konaklarında görülen Bektaşi simgelerine işaret edilmiş, köyde yer alan caminin de 1826’dan sonra inşa edildiği kaydedilmiştir. Yörük köylülerinin eskiden Bektaşi oldukları tezi ayrıca incelenmeli ve daha geniş bir çalışmanın konusu olmalıdır; ancak bu tez doğru kabul edilirse 19. Yüzyılda, 1826’da gerçekleşen Yeniçeri Kırımı ve Bektaşi Tekkesinin tasfiyesinin ardından Osmanlı iktidarı tarafından yürütülen Sünnileştirme politikasının minil bir örneği olduğu ve bu kasabada tuttuğu, başarılı olduğu ifade edilebilir.

Sonsöz yerine şunu söylemek gerekiyor, Osmanlı iktidarının uyguladığı, tarihi yükü meydana getiren politikalar, Safranbolu’yu da başından sonuna etkilemiş, ticaretinden, mimarisine, kimlik politikalarına kadar Safranbolu, genel tarihin minil bir örneği olmuştur.

 * Yıldız Teknik Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Bölümü, Öğr. Gör. Dr., eray_veli@hotmail.com.

[1] Feridun Emecen, “Safranbolu”, İslam Ansiklopedisi, c. 35 (İstanbul: TDV):  481.

[2] İlber Ortaylı, “Sekiz Yıllık Saltanatı Bir Faciaydı”, Milliyet, 13.02.2010, [2 Ocak 2018].

[3] Abdülkadir Özcan, “Safranbolulu Üç Şahsiyet”, I. Ulusal Tarih İçinde Safranbolu Sempozyumu (4-6 Mayıs 1999) (Ankara: TTK, 2003), 117-122.

[4] Emecen, “Safranbolu”, 482.

[5] Tuncay Kara, “Yörükler”, Ulusal Tarih, 153-157.

[6] Kamil Biçici, “Safranbolu Yörük Köyü Mezarlığında Bulunan Süslemeli Mezar Taşları”, Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s. 20, (2008): 297-324.

Kaynak: Yeni Gelen Dergi’nin birinci sayısından alınmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here